Hayat Amacında Kaybolanlara: Soul Film İncelemesi

Hiç durup hayattaki asıl amacınızın ne olduğunu düşündünüz mü? Bu dünyaya neden geldik, gerçekten ne için yaşıyoruz? Bazen bu soruların peşine o kadar hırsla düşüyoruz ki cevabı bulmaya çalışırken hayatın kendisini ıskalıyoruz. Kendimize devasa görevler, ulaşılması zor zirveler belirliyoruz ve o “büyük amacın” içinde kaybolup giderken nefes almayı unutuyoruz. İşte siz de kendinizi fazlasıyla bu noktada bulduysanız koşarak gidip izlemeniz gereken bir film var: Soul.
Film, küçüklüğünden beri caz müziğine tutkuyla bağlı olan piyanist Joe’nun hikâyesiyle başlıyor. Joe’nun tek hayali sahnelerde caz yapmak ve bu alanda iyi bir yere gelmek ama hayat onu maddi sebeplerden dolayı geçici olarak öğretmenliğe sürüklüyor. Zaman geçtikçe bu geçiciliğin kalıcı olmasından korkuyor ve istediği hayata hiçbir zaman ulaşamayacağını düşünmeye başlıyor. Tam da hayatının fırsatını yakaladığını sandığı gün bir kaza geçiriyor ve kendini ölümle yaşam arasında bir yerde buluyor. Burada, dünyaya gidecek yeni ruhların eğitildiğini ve ölen ruhların başka bir yere geçtiğini öğreniyoruz. Joe ise ölmek istemiyor ve dünyaya geri dönmenin yollarını arıyor.
İşte tam burada filmin en etkileyici karakterlerinden biri olan 22 ile tanışıyoruz. 22, henüz dünyaya gitmemiş ve gitmekten ölesiye korkan bir ruh. Yaşamdan çok korkuyor ve hiçbir amacının olmadığını düşünüyor. Bu yüzden dünyaya gitmek istemiyor ancak bir şekilde Joe’nun bedeninde dünyaya düştüğünde her şey değişiyor. Bir pizzanın tadında, duyduğu bir müzikte, yüzüne vuran güneş ışığında ya da eline düşen bir yaprakta yaşamın ne kadar güzel olabileceğini fark ediyor: Daha önce korktuğu hayatın içinde yaşamaya değer ve daha önce hiç fark etmediği bir sürü an varmış meğer.
Hepimiz bazen gideceğimiz yere o kadar çok odaklanıyoruz ki yolun kendisini yaşamayı unutuyoruz.
Yanından geçtiğimiz nehri görmüyoruz mesela. Mezun olmaya öyle kafayı takıyoruz ki geçirdiğimiz günlük bir ders gününde, belki de sadece tenefüste yaptığımız sohbetin keyfini kaçırıyoruz.
Hayatın amacını büyük hedefler olarak görüyoruz ama belki de asıl amaç, o küçük anların tadını çıkarabilmek. En son ne zaman yediğiniz güzel bir yemeği tadını ala ala yediniz? Yarınki toplantınızı ya da yapmanız gereken ödevleri düşünmeden yani. Sadece o yemeğin tadının güzelliğini hissederek.
Filmde geçen balık hikâyesi de tam olarak bunu anlatıyor. Denizde yaşayan bir balık sürekli denizi arıyor ama aslında zaten denizin içinde yaşıyor.
Bu hikâye bana insanların çoğu zaman sahip oldukları hayatı fark edemediklerini düşündürdü. Sürekli daha fazlasını ararken sahip olduğumuz güzellikleri kaçırıyoruz; bunu “polyannacı” bir noktadan söylemiyorum, hayat kolay değil ancak hayatın zorluğu ve karmaşası batmadan önce turunculaşan güneşin güzelliğini bozmuyor. Ya da bir sokaktan fırlayıveren yavru kedinin tatlılığını… Geçmiş ve gelecekle uğraşırken bulunduğumuz anı fazlasıyla kaçırıyoruz. Oysa belki de aradığımız şey, her gün yaşadığımız sıradan anların içindedir.
Filmin en yürek burkan sahnelerinden biri de bahsettiğimiz geçmiş ve gelecekte “kaybolmuş” ruhlar. Bu ruhlar, başarıya ve takıntılarına o kadar çok bağlanmışlar ki hayatta olmalarına rağmen yaşamayı unutmuşlar. Kendi içlerinde, düşüncelerinde kaybolmuşlar. Bu sahne beni fazlasıyla etkiledi çünkü insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor: Kaybolmuş bir ruh olmaya gerçekten değer mi?
22 ve Joe’nun Vedası
22’nin o uçurumun kenarında, dünyaya atlamadan hemen önce duraksadığı an hepimizin aşina olduğu bir hissi anlatıyor aslında. Joe’nun o noktada elini uzatıp, “Gelebildiğim yere kadar seninle geleceğim” demesi, sadece bir eşlik etme çabası değil; birinin varlığının, başka birinin cesaretine dönüşebileceğinin en somut kanıtı.
Bu sahne, ister istemez akla ebeveynlerle olan o sessiz anlaşmayı getiriyor. Hayatın her evresinde, her zorlukta yanımızda olamayacaklarını biliyoruz. Onlar da biliyor. Ancak biz ihtiyaç duydukça, onlar hayatta oldukça o eli tutmaya hazırlar; gelebildikleri yere kadar. Bu da tıpkı 22’ye verdiği güç gibi o bilinmez boşluğa atlama gücünü veriyor bize. Birinin sadece orada duruyor olması bile bazen yolun geri kalanını tek başına yürüyebilmek için yeterli bir yakıt oluyor.
Başkasının Mutluluğuyla Beslenmek
İşin en vurucu kısmı, Joe’nun kendi şansını kaybettiğini bile bile 22 için o saf heyecanı duyabilmesi. Bir düşünün; sizin mahrum kaldığınız bir hayatı, bir başkasının yaşayacak olması sizi ne kadar mutlu edebilir? Aslında bu sahnede, Joe’nun film boyunca geçirdiği o sancılı evrime şahit oluyoruz.
Hikâyenin başında karşımızda bambaşka bir Joe vardı: Sadece kendi hırslarına odaklanmış, dünyaya dönmek için her yolu mübah sayan, hatta 22’yi ikna etmek için her türlü stratejiyi kuran o “tutkulu ama bencil” adam… Ancak günün sonunda, hırsların yerini derin bir kabulleniş alıyor. Artık elindekilerle yetinen, kendi defterini huzurla kapatıp “Ben payıma düşeni yaşadım, şimdi sıra sende.” diyebilen olgun bir Joe görüyoruz.
Film bittiğinde zihnimizde yankılanan tek bir kelime kalıyor: Hayattayım. Hâlâ bir dondurmanın tadına bakabilir, sıcak bir kahvenin kokusunu içime çekebilir ya da bir bebeğin gülümsemesinde teselli bulabilirim. Belki de bugüne kadar peşinden koştuğum, içinde kaybolduğum o büyük başarılar, hayatımın tek varlık sebebi olmak zorunda değil. Belki de asıl mesele, sadece bir öğleden sonra güneşin tenimdeki sıcaklığını hissetmek kadar yalındır.
Soul bize şunu hatırlatıyor: Yaşamak için devasa bir amaca, sarsıcı bir başarıya ya da dünyayı kurtarmaya gerek yok. Nefes almak, hissetmek ve o anın içinde var olmak zaten başlı başına en büyük anlamdır.
Kaynakça ve İleri Okuma
Docter, P., & Powers, K. (2020). Soul. Walt Disney Pictures; Pixar Animation Studios.
Matadeen, R. (2020, December 28). Soul: How 22 becomes a lost soul. CBR. https://www.cbr.com/soul-22-becomes-lost-soul/








