Amerika TarihiTarih

Amerika’nın Kuruluşu (1664 – 1920)

🎧 Bu konuyu sohbet eşliğinde öğren · Tarihin En Pragmatik Şirketi Amerika
0:00 / 0:00
Yapay zeka ile seslendirildi.

Amerika’nın kuruluşu gibi uzun ve sancılı bir sürece gelmeden önce ilk ele almamız gereken, Amerika’yı bağımsızlığa götüren süreç olacaktır. Bunun için de 1400’lerin ortasına kadar gitmek gerekiyor. Konumuz gereği, keşif kısmını biraz daha hızlıca ele alacağız. Bu konuda herkesin duyduğu iki isim vardır diye tahmin ediyoruz: Bunlardan birisi Amerigo Vespucci ve diğeri de tabii ki Kristof Kolomb. Bu iki ismi Tesla ve Edison ikilisine de benzetebiliriz. Yani aslında kıtayı keşfeden Vespucci olsa da bunu yanlışlıkla bulup duyurusunu yapan Kolomb oldu.

Yeni Bir Dünya: Coğrafi Keşifler

Kolomb, Vespucci, Vasco de Gama ve Macellan gibi denizciler; coğrafi keşifleri hızlandıran serbest kâşiflerdi. Çoğu İtalyan olan bu isimler, İspanya, Portekiz, Hollanda ve İngiltere gibi keşiflerle ilgilenen ve onları finanse edebilecek ülkelere başvurmuşlardı. Amaçları aslında kıta bulmak değil, Hindistan ve Çin’e giden alternatif yollar aramaktı. Karayolları, Osmanlı ve Persler tarafından ele geçirildiği için bu yolculuğa çıkmışlardı. Bu nedenle Kolomb, vardığı yerin bir kıta olduğunu anlayamamış ve Hindistan’ı bulduğunu sanmıştı. Hatta bu konuda o kadar inat etti ki Amerika kıtasında bulduğu yerli halka bile “Indians” yani “Hintliler” dedi.

Kristof Kolomb ve Amerigo Vesspuci

Tüm bu detayları atlarsak, o dönemde yanlışlıkla bile olsa bulunan o kıtaya İspanya, Portekiz ve Hollanda özel ilgi göstermişti. Bu ülkeler önce Güney Amerika sonra Kuzey Amerika’da aktif faaliyet gösterdiler. Buldukları yerlerde kolonileştiler ve tabii ki yerli halkı sömürüp öldürdüler. Bu sırada binlerce yıldır bölgede bulunan Aztekleri ve İnkaları da tarihten sildiler. Peki bu insanlık suçları diyebileceğimiz işkenceler, köle ticaretleri ve medeniyet adı altında işlenen cinayetleri ne izledi? Daha fazlası oldu desek inanır mısınız? İngiltere de işin içine girdiğinde tam anlamıyla bu oldu.

İngiltere İşin İçine Giriyor

Coğrafi keşifler dediğimiz süreç aslında Osmanlı’nın Asya ticaret yollarını tamamen etkisi altına almasından sonra başlamıştı. Yani o dönemde Avrupa devletlerinin tek istediği Hindistan’a ulaşmaktı, ancak; savunmasız sayılabilecek bir yeni dünya bulmuşlardı. İngiltere ise normalde böyle konularda asla hız kaybetmeden harekete geçen bir ülke olmasına rağmen, bu işe neredeyse 150 yıl sonra girmişti. Bunun ana nedeni, İngiltere’nin yeni kıtayı pek zenginleştirici bir yatırım olarak görmemesiydi.

Kolomb, kıtayı bulduğunda kıtanın inanılmaz madenlere sahip olduğunu söylemişti. Elbette bu, kıtayı pazarlamak için söylediği altı boş bir yalandı ancak en nihayetinde bu yaklaşımı az da olsa doğruydu. İngiltere, Kolomb’a güvenmemişti ancak zamanla oraya giden İspanya, Fransa, Portekiz ve Hollanda’nın kazançları onları da bu işe itti. İngiltere için koloni yeni bir konsept değildi. İngiltere daha önce ilk denizaşırı kolonisini bugünün İrlanda topraklarında kurmuştu. Tabi belirtmek gerek ki, Amerika ile İrlanda kıyaslanamayacak iki projeydi. Birisi çok daha bilinmez, uzak ve kesinlikle daha büyüktü. Bu nedenle İngiltere, bu gecikmiş planı harekete geçirdi ve 1609 yılında ilk sömürge bölgesi olan Jamestown’u ele geçirdi. Bu isim Kral I. James’ten geliyordu elbette.

Amerikanin Kurulusu

İngiltere, her ne kadar bölgeye çok geç gelse de bölgede uzun süredir var olan Hollanda, Fransa, İspanya ve Portekiz, İngiltere’nin gelmesiyle tıpkı aslan gören sırtlanlar gibi bir adım geri attılar. Sömürgelerinin genelde güney bölgesinde olmasından dolayı İspanya ve Portekiz daha rahattı ancak Fransa ve Hollanda’nın sömürge bölgeleri Jamestown’a çok yakındı. İngiltere her ne kadar bugünkü Virginia eyaletini almış olsa da koloni çok kısa süre bölgeyi elinde tuttu ve hızla ilk toprağını kaybetti. 

Yine de belirtmek gerekir ki cebi bu kadar dolu, diplomasi yeteneği bu kadar gelişmiş ve donanma becerisi yüksek bir İngiltere, girdiği her yatırımdan kazançla dönecekti. İngiltere prestij açısından aksini düşünmüyordu. Bu nedenle çok geçmeden, biraz daha kuzeyde tekrar kendine yer buldu. Bu sefer çok daha kararlı ve sömürgeci bir İngiltere vardı. İnsanları köleleştiren, Kızılderilileri kovan ve orayı yeni bir ülke haline sokma niyetinde olan bir İngiltere gelmişti. Tabi bu sırada İngiliz güçleri de bölge halkı da hastalık ve aralarında geçen çatışmalar nedeniyle on binlerce kişi kaybetmişlerdi. Unutmayalım ki, kolonicilik süreçleri boyunca her ülke on binlerce kayıp vermişti.

Ara Parantez: Yeni Dünya Neler Getirdi?

İngiltere’nin atılımlarına küçük bir ara verelim. Bu kısımda da bahsedebileceğimiz en önemli şey: Avrupa’da coğrafi keşiflerle hayatın nasıl değiştiği. Yeni Dünya denilen Amerika, bizim şu anda sofralarımızda ve günlük hayatımızda kullandığımız birçok ürüne ev sahipliği yapıyordu. Kakao, tütün ve kahve bunlar arasında yer alsa da şimdi şaşıracağınız domates, patates, şeker vb. birçok ürün de o topraklardan Avrupa’ya gelmişti. Bu da aslında zaman içinde Avrupa’daki insanların daha sağlıklı bir beslenme standardına varmasını sağlamıştı. Ne yazık ki Amerika yerlileri için durum öyle olmadı. Avrupa’daki tavuk, inek, koyun, at gibi hayvanların çoğu Amerika yerlileri tarafından bilinmiyordu. Bu hayvanların gelişiyle Avrupa’nın binlerce yıl önce atlatıp bağışıklık kazandığı onlarca hastalık Amerika’daki yerlileri hasta etti ve ölümler beraberinde geldi. En nihayetinde, günümüzde bu hayvanlar hayatlarının önemli bir parçası olsa da zamanında bedeller ödediler.

Amerika Kitasinin Kesfiyle Avrupaya gelen meyve ve sebzeler

İngiltere ve Amerika

Geldik yeniden İngiltere’ye… İngiltere ilk başarısız denemenin ardından bu sefer çok daha kesin bir yerleşim sağlamıştı. Bu süreçte her bir koloniyi birbirinin kuzeyine gelecek şekilde kurmuştu ve topraklarını kuzeye doğru genişletmişti. Buna da “On Üç Koloni” adı verildi.

On Üç Koloni
1775’te On Üç Koloni (kırmızıyla gösterilmiştir) ve modern sınırlar üst üste bindirilmiştir. (Görsel Kaynağı:Wikipedia)

İngiltere daha da fazla genişlemek istiyordu elbette. Yine de bu hızlı atılımla, birbirleriyle aralarında bağ olan ama tamamen farklı amaçlarla kullanılan On Üç Koloni Bölgesi oluşmuştu. Birisi balıkçılıkla ilgilenirken diğeri ormancılık faaliyetlerine eğiliyordu. İngiltere bu süreçte maksimum üretim sağlayabilmek için bölgeye çok sayıda köle gönderiyordu. Afrika’dan köle alıyor ve bölgeye taşıyordu. Örgütlenmeyi önleme açısından da bölgeden köle alıp Afrika’ya götürerek akışı sağlıyordu. Bu durum insanlığa aykırı çok fazla öge taşıyordu elbette, ancak; aynı zamanda pragmatik bir amaca başarılı adımlarla yürüyordu İngiltere. Bu politika sayesinde kendisinden çok daha önce bölgeye gelen İspanya ve Portekiz’den çok daha başarılı ilerliyordu. Bu süreç bir süre devam etti ancak bölgeye getirilen Protestan İngilizler yavaş yavaş bu koloni bölgesini benimsiyordu. Onlar da krallığın bir parçasıydı ve İngiliz halkı gibi krallık tarafından eşit muamele görmek istiyorlardı. Sorun şuydu ki; İngiltere onları pek öyle görmüyordu. Koloniler, İngiltere’nin meclisinde söz hakkı istiyorlardı. Bu İngiltere için komik bir istekti. Köle değillerdi elbette ama İngiliz seçmeni veya lordu da değillerdi. Koloniler bu konuda çok diretince, önündeki tehlikeyi göremeyen İngiltere onlara “sözde” temsil edilecekleri bir teklif sundu. Böylece ortamın durulacağını düşünen İngiltere bir dirençle karşılaştı ve en sonunda bir savaş başladı. Kolonilerin amacı İngiltere’den kopmak falan değildi. Sonuçta onlar da İngiliz’di. Amaçları tamamen İngiltere’den eşit haklar almaktı. Bu gerilim sırasında İngiltere’nin başını belaya sokan Yedi Yıl Savaşları da patlak vermişti.

Kısaca Yedi Yıl Savaşları

Yedi Yıl Savaşları, Avusturya’nın kurduğu Fransa ittifakıyla başlamıştı. Bu savaşta Avrupa’nın önde gelen ülkelerinden olan Avusturya, topraklarını genişletmek için Fransa ve Rusya ile derin bir ittifak kurarak Prusya ve İngiltere’nin bloğuna savaş açtı. (Elbette savaşta yalnızca bu 5 devlet yoktu, ancak; bloklarının önde gelen ülkeleri bunlar olmuştu) İngiltere’nin savaşa girme nedeni aslında Avusturya değildi. Avusturya ve Prusya kendi arasında savaş nedenleri taşırken, İngiltere de denizaşırı sömürgecilik nedeniyle Fransa ile savaş nedenleri görüyordu. Daha çok, iki blok da tabiri caizse gıcık oldukları diğer ülkeye saldırırken bir ittifaka sarılmışlardı. Savaşın sonucu net bir şekilde İngiltere’ye yaramıştır. Bu savaşla İngiltere, dominant güç olduğunu tüm dünyaya net bir şekilde ispatlamıştır.

Ancak…

Savaş her ne kadar İngiltere’nin gücünü gösterse de, çok zarar etmişlerdi. Bu maddi zararı da eşit haklar vermeyi reddettiği kolonisine yansıtmıştı. Ağır vergiler bekliyordu. Aslında bu vergi koloni tarafından veriliyordu ve sorun olmayacaktı. Fakat, az önce bahsettiğimiz meclis sorunları da olunca, koloniler salt bir sömürü içinde olduklarını anladılar ve önce vergilere isyan edip İngiltere’den gelen önemli bir çay teslimatını sabote ederek denize döktüler ve 1775’te bağımsızlıklarını ilan ettiler. Tabi İngiltere bu durumu kabul etmedi ve 1775’te Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladı.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı (1775-1783)

Bu noktada yeniden belirtmek gerekiyor ki, aslında isyancı ekibin başındaki George Washington ve diğerlerinin amacı asla İngiltere’den ayrılmak veya kültürünü terk etmek değildi. Yalnızca İngiltere içinde daha etkili olacakları bir statü derdindeydiler. Zaten George Washington bir İngiliz subayıydı. Ülkesine sadıktı. Daha sonraları yapılan haksızlıklar, ağır vergiler vb. durumlardan dolayı tam anlamıyla bir ayaklanmaya geçtiler ve savaş başladı. İngiltere ve diğer ülkeleri şaşırtan kısım, zayıf bir koloninin İngiltere gibi dev bir ülkeye karşı direnişiydi. Neredeyse hiç donanması olmayan bir isyancı koloni, tarihin en güçlü donanmalarından birisi olan İngiltere ile sert bir savaşa girdi.

Amerika kendi başına İngiltere’ye direnemeyeceği için Fransa, Hollanda ve İspanya; koloni sürecindeki en büyük rakipleri olan İngiltere’ye karşı Amerika’nın yanında savaşa girdi. Amerika, tüm bu yardımlar ve bağımsızlık ruhuyla savaşı kesin bir şekilde kazandı ve 1783’te imzalanan antlaşma ile Amerika Birleşik Devletleri resmen kurulmuş oldu. Bu bağımsızlık savaşı da sonraları halkın ağır vergi ve yanlış tavırlara direnebilmesi için bir cesaret örneği oldu.

Amerikan Bagimsizlik Savasi 1775 1783

Amerika Kuruluyor! (1783-1810)

Amerika başlangıçta tabii ki şimdiki gibi bir ülke değildi. Ne sınırları genişti ne de diplomatik gücü yüksekti. Başlangıçta özellikle İngiltere ile savaşın verdiği zararı gidermek için Washington D.C. ve kalan 13 eyaletin tamamını toparlamaya çalışıyorlardı. Fakat, amaçları sadece toparlanmak değildi; Amerikan anlayışı aslında döneminin İngiliz kültürünün anlayışından pek farklı değildi. İngiliz anlayışı o dönem için genel olarak sağlam bir pragmatizmden geliyordu. Hatta İngiltere’yi Protestan anlayışa iten faktör bile buydu. Kaç yüzyılın Katolik İngiltere’si tamamen pragmatik nedenlerle Protestanlığa geçiş yapmıştı. Bu sağlam pragmatizm Amerikan halkına da geçmişti. Bu nedenle anlık ittifaklar, anlık ekonomik atılımlar ve tabii ki bugün Amerika dediğimizde en çok akla gelen kavramlardan birisi olan sert bir kapitalizm doğdu.

1783 yılında Amerika Birleşik Devletleri
1783 yılında Amerika Birleşik Devletleri. (Görsel Kaynağı:Map of the Day)

Amerika Birleşik Devletleri, bu toparlanma dönemini hızla geride bırakmak için kendini ticaret alanında geliştirmeye ve İngiltere’ye karşı olası bir savaşa hazırlamaya adadı. Bu nedenle Amerika, kendisi gibi bir devrime imza atmış Napolyon önderliğindeki Fransa ile yakınlaştı. Elbette bu durum İngiltere’nin dikkatini çekti ve hızla araları gerildi. İngiltere ve Amerika savaş için birbirlerini gazlamaya devam ederken elbette bu savaşı en çok isteyen de Napolyon oldu. Tabi ki Fransa Amerika’yı gerçekten önemsemiyordu; daha çok, bu savaşla İngiltere’nin zayıflamasını istedi ve bağımsızlık savaşının üstünden daha 30 sene geçmeden 1812’de İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri arasında bir savaş daha patladı.

1812 Savaşı (1812-1815)

En nihayetinde başlayan bu savaş aslında ilginç bir savaştır çünkü bu savaşta kimse kazanmamıştır. İki taraf da kaybetmiştir demek en doğrusudur. Ana hatlarıyla denizlerde geçen bu savaşta ABD büyük hasar almıştır ama ilginç bir şekilde bağımsızlığını da pekiştirmiştir. “O nasıl oluyor?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. İngiltere, ABD’yi tam olarak etkisine alamadığı için bu savaşı kazanamamış ve ABD’nin genel anlayışını kıramamıştı ancak bu sırada Boston ve Washington şehirlerini neredeyse yıkmıştır. Bu nedenle ABD de bu savaştan alnının akıyla çıktığını söyleyecek durumda değildir.

ABD vs England

1823 Monroe Doktrini

Amerika’nın savaşı bitirir bitirmez ilk düşündüğü, Avrupa ülkelerinin bu yeni kıtayı asla rahat bırakmayacağıydı. Bunun için de ABD, İngiltere’yi geri püskürtmeyi başardığı için Avrupa ülkelerinin de kendisinden çekineceğine inandı. Kendisini Güney ve Kuzey Amerika’nın kralı olarak gördüğü için bu kıtaların koruyucusu olduğuna inandı. Avrupa’ya karşı olan güvensizliği ve kıtaları sahiplenişi ile 1823’te bir bildiri yayınladı. Bu bildiri tam anlamıyla bir ültimatomdu. ABD, Avrupa ülkelerinin kıta içinde yapacakları herhangi bir yayılmacı aktivitenin doğrudan savaş gerekçesi olarak alacağını duyurdu ve kendi dışındaki ülkelere de böylece güven vermiş oldu. İlginçtir ki, normalde uyarıları hakaret sayan Avrupa ülkeleri; İngiltere dahil olmak üzere bu bildiriye kötü reaksiyon vermek yerine onu kabul ettiler. Tabii bunun ana nedeni, Avrupa’nın sömürge çabalarını Afrika ve Asya’ya çevirmesiydi. Yani aslında Amerika kıtalarının sömürgelerini tamamladıklarına inanıyorlardı. Avrupa’nın kendi içindeki savaşlara ve alternatif sömürge arayışlarına dönmesi de ABD için kalkınmanın ve kendi kıtasını geliştirmesini sağladı. Bunların ışığında ABD, önce ekonomik kalkınma için bir dizi atılımda bulundu.

Pazar Devrimi

Amerika savaşın ardından önceliğini ekonomik kalkınmaya verdi. Bunun için de döneminde inanılmaz adımlar attı. Örnek vermek gerekirse, buharlı motorlar, pamuk tarakları, demiryolları, ulusal yollar (bugün de kullanılan ABD otobanlarının temeli), telgraf vb. birçok teknolojik ürünle üretimi hızlandırdı ve ABD içinde fabrikalaşma hızlandı. Bu ürünlerin ve teknolojilerin büyük bir bölümü Kuzey eyaletlerinde kullanıldı çünkü Kuzeyde fabrika sayısı Güneydekilerden kat kat daha fazlaydı. Kuzey ile Güney arasında ekonomik fark da savaş sonrası Amerika’nın en büyük derdi oldu. Bu farkı arttıran faktörlerden birisi de Pazar Devrimi oldu.

Amerika

1815-1860 Arası Bazı Olaylar

Amerika’nın yaşadığı ek sorunlara gelmeden önce arada olmuş bazı olaylardan ve kavramlardan da bahsetmek istiyoruz. Bunun için de tüm akış içerisinde takibi zor olabileceğinden bunları ayrı konular olarak kısa kısa anlatmak istedik.

  • Amerika’ya Gelen Göçler (Birinci ve İkinci Uyanış)

Tabii şaşırtıcı olmayacak bir şekilde Yeni Dünya haberleri Avrupa’da yayıldıktan sonra Amerika kıtası Avrupa’dan ciddi göç aldı. İlk başta gelenlerden ayrı olarak ABD kurulduktan sonra da bu göçler devam etti. Bu göçler arttıkça kıtanın yerli halkı yavaş yavaş azınlık olmaya başladı ve Protestanlığı bölgede yaymak isteyen ABD, yerli halkı kendinden uzaklaştırmaya başladı. Dini bölgelere ve kıtaya yaymak amacıyla da ABD, Rusya’dan Alaska’yı ciddi bir para karşılığı satın aldı. Önceleri çok dalgası geçilen bu kârsız yatırım, aslında bölgeyi tamamen kendi hakimiyetine alma düşüncesiyle yapılmıştı. Bu bakış açısı ana hatlarıyla Birinci Uyanış olarak tarihe geçti.

İkinci Uyanış ise bölgeye gelen Katolik ve Yahudilerin; Protestan halkı korkutmasından oldu. Çin, Japonya, İrlanda ve İtalya gibi yerlerden ABD’ye çalışmaya gelen göçebelere veya baskıcı rejimden kaçan insanlara karşı Protestan halk, dinini aktif tutmak için birbirine kenetlendi. Bu da aslında yeni gelenler ile Protestanlar arasında gerilimlere neden oldu. Çin ve Uzakdoğu sorunlarına yazının ilerleyen kısımlarında değineceğim.

  • Açık Kader

Bu aslında ABD’nin başından beri sahip olduğu anlayıştır. Bu inanışa göre ABD, her açıdan üstün bir medeniyettir ve bu nedenle diğer geri kalmış medeniyetlere –ki bu aslında kendisi dışındaki herkesi kapsar- yardım etmek zorundadır. Tabii bu yardımdan kastımız, gerekirse onları ilhak ederek olacaktır. Bu nedenle de ABD, kıta içerisinde yayılmacı bir politika benimsemiştir. Bu anlayışın ilk kendini gösterdiği yer Amerika kıtasıdır ve herkesin bildiği gibi de sonraları bu anlayış, 2. Dünya Savaşı’nda da kendisini gösterecektir.

  • Missouiri Anlaşması (1820)

Kuzey ve Güney eyaletleri arasında tırmanan bir sorun vardı -ki bunu detaylı olarak “ABD Ayrışıyor” bölümünde görebilirsiniz- ve o da ekonomik sorunlardı. Bu ekonomik sorun aslında iki bölgenin yaşam şeklinin çok farklı olmasından kaynaklanıyordu. Kuzey, fabrikaların bol olduğu ve şehir yaşamının başladığı daha modern bir yaşam sürüyordu. Köleliği kaldırmışlardı. Güney ise tarım ve hayvancılığın yoğun yapıldığı bir yer olduğu için insan gücü onlar için hala önemliydi. Bu nedenle de kölelik devam ediyordu. İki tarafın arası gitgide gerginleşiyordu. Savaşa gitmemek adına birbirlerini idare etmeye çalışıyorlardı. Bu sırada ABD, bölge içinde genişliyordu ve toprak satın alarak veya yer yer yerlileri öteleyerek topraklarını genişletiyordu. Yeni eklenen eyaletlerdeki yaşam stili iki taraf için de bir soruydu. Bu nedenle Kuzey ve Güney her eklenecek yeni eyaletin eşit şekilde bir tarafa katılmasını kararlaştırmıştı. Bu savaşı önler zannetmişlerdi ancak sadece savaşa kalan süreyi uzatabilmişlerdi.

  • Kızılderili Sorunları

ABD, Birinci Uyanış ve Missouiri Anlaşmasında da bahsettiğim gibi yerlileri bölgeden ileri sürüyordu. Yerliler bir süre bu baskıya göçebe yaşamla ayak uydursa da gitgide kaçacak yer azaldı ve en nihayetinde ABD hükümeti net bir yasa olarak “Indian Removal Act’i” yani “Yerli (Kızılderili) İskan Yasası’nı” ilan etti. Bu yasa ile Kızılderililer yurtlarından atıldılar ve zamanla tamamen hava şartları, açlık veya ABD güçleri tarafından yok edildiler.

  • Victoria Dönemi (1837-1901)

İngiltere, kraliçe Victoria döneminde hem krallık sınırları olarak hem de yaşam şekli olarak çok değişmişti. Bu dönemde İngiltere, “Güneş Batmayan Krallık” olarak bilinecek kadar sömürgeye sahip olmuştu ve Victoria, bu gücünü Sanayi Devrimi gibi net bir ticari güçle desteklemişti. Yani bu dönemde İngiliz teknolojisi inanılmaz bir boyuta ulaşmıştı. Bunun yanında Victoria, sosyal yaşama da son derece karışmıştı. Kendisi sıkı bir Protestan olduğu için herkesin bu muhafazakâr yaşamı sürmesini emretmişti. Erkekler geç saate kadar çalışıyor ve kadınlar da evle ilgileniyordu. Bu durum dışına çıkmak pek mümkün değildi. Aslında dinî olarak kapanmış bir İngiltere vardı. Şimdi ABD ile alakasını basit bir şekilde özetleyelim. İngiltere’yi o dönemde ciddi anlamda takip eden ABD; tüm bu teknolojik ve sosyal yaşamı aynen kopyalamıştı. Bu nedenle ne anlattıysam CTRL+V ile ABD üstüne uygulayabilirsiniz.

  • Amerikan Ölçülülük Anlayışı

Bu aslında az önce anlattığımız muhafazakâr bakışın bir yansıması diyebiliriz. Bu anlayış, iyi bir vatandaşın her konuda ölçülü olması gerektiğini savunuyordu. ABD, gelen göçlerde özellikle birkaç grubu mimlemişti. Bunlardan birisi İrlandalılardı. Onlara göre İrlandalılar tembel ve alkolikti. Yani bu konularda aşırıya kaçıyorlardı. Amerikalılar bu nedenle gelen insanların ya kendileri gibi ölçülü olmalarını istiyordu ya da onları dışlayacaklardı.

  • Batı Yönlü Genişleme

ABD başlangıçta yalnızca 13 eyaletten oluşurken bugünkü şeklini alabilmek için genişleme çalışmalarında bulundu. Bunlardan biri yine daha önce bahsettiğimiz Missouiri genişlemesiydi. Orada alınan her yeni eyalet ya Güney ya Kuzey rejimine katılıyordu. Komiktir ki ABD bu dönemde çoğu toprağını satın almıştır. Mesela Fransa, aslında bugünkü ABD sınırlarında oldukça net toprak sahibiydi. ABD Mississippi Eyaletini Fransa’dan almıştı. Bunun yanında 1845’ten 1853’e kadar Oregon, Texas, Kuzey Batı topraklarını ve güneyde Meksika’dan büyük toprakları parayla veya doğrudan boş alanlara yerleşerek almıştı.

 

ABD ve Kolelik

ABD Ayrışıyor

Şimdi konumuza dönelim ve Amerika’nın 1815 ile 1861 yılları arasındaki dönemini kısaca özetleyelim. Amerika daha 30 yaşını yeni doldurmuş bir ülke olarak 2 büyük savaşa girmişti. Savaşın ardından ABD her ne kadar kendisini hızlı toparlamayı başarsa da bu sırada çok milletli bir devletin en büyük belası olacak yeni bir tehlikeyle karşı karşıya kalmıştı: Ayrışma.

ABD, daha ilk koloni döneminden beri Kuzey ve Güney eyaletleri açısından bir bölünme yaşamıştı. Güney bölgesi genel olarak tarımla ilgilenen ve insan gücünün aktif kullanıldığı bir bölgeydi. Kuzey bölgesindeyse fabrikalar çoğunluktaydı ve bu da insan gücünden çok makine gücüne eğilebilmelerini sağlamıştı. Tam da bu nedenle Kuzey eyaletleri kölelik konusundan vazgeçmeye çok daha açıktı ve bunu hızla yapabilmişlerdi. Bunu yaparak aydınlandıklarına inanan Kuzey kesimi aynı hareketi kölelere ihtiyacı olan Güney eyaletlerinden de beklemeye başladı. Güney’in şansına dönemin hükûmeti de Kuzey eyaletlerine yakındı ve köleliği ortadan kaldırmaya hazırlardı. Bunun için Güney’i ikna etmeye çalışsalar da Güney bu teklife asla sıcak bakmadı ve zamanla Kuzey ile Güney arasında hem ekonomik hem sosyal ayrışmalar başladı. Bu ayrışmaların onları nereye götürdüğünü de herkes tahmin ediyordur sanırım.

Amerika ve Kolelik

Amerikan İç Savaşı (1861-1865)

Bu savaş, çıkış şekli nedeniyle son derece ilginçtir. Elli sene boyunca süregelen bir gerginliğin yavaş yavaş tırmandığı bu süreçte yönetim Abraham Lincoln’daydı. Kendisi Kuzey eyaletlerine çok daha yakındı ve asıl gayesi iki bölgeyi yakınlaştırmak için aralarındaki fark olan köleliği ortadan kaldırmaktı. Bunun için net bir yasa çıkardı ancak Güney eyaletleri bunu reddetti. Tabii bu noktada hükûmet her şeye tamamdı ancak otoritesinin sorgulanmasına kesinlikle değildi. Bu olayla beraber hükûmet, Güney eyaletlerine savaş açtı. Kağıt üstünde Kuzey kesinlikle avantajlıydı. Hükûmet onlarlaydı, silah fabrikaları onlardaydı. Üretimi sağlayabiliyorlardı. Limanlar onların kontrolündeydi. Her şekilde üstün görünüyorlardı. Tek bir sorun vardı. Bu savaşın kazanılması için Kuzey saldırmalıydı. Güney’in savunmak dışında yapması gereken bir şey yoktu. Güney eyaletlerinin ikinci avantajı da kalifiye kumandanların önemli bir bölümünün onlarda olmasıydı. Yani, Kuzey teknoloji kullanacaktı ama Güney’de de taktiksel dehalar vardı. 

Kuzey’in ilk stratejisi, Güney ile arasındaki bağlantı yeri olan Richmond’ı ele geçirmekti. Ardından da Missisippi Nehri’ni alacaklardı. Bu şekilde Güney’e giden yolları kesecek ve Güney eyaletlerinin belli yerleri birbirlerine erişemeyecekti. Bunun adına “Anakonda Planı” demişlerdi. Ayrıca nehri ele geçirmek demek o dönem için vazgeçilmez olan yün fabrikalarını da ele geçirmek demekti. Yani Güney çaresiz kalırdı. Bu savaşı kazanmanın yolu buydu. Bu amaç için birkaç savaş yapıldı. Tek tek muharebeleri yazmanın sıkıcı olacağını ve konuyu savaş tarihine çekeceğini düşündüğümüz için şu şekilde özetleyeceğiz: Savaşın ilk kısımlarında Kuzey ağır yenilgiler aldı. Güney rahattı ve Anakonda Planı kesinlikle uygulanamayacak gibiydi. Buna rağmen çok geçmeden Kuzey, Shiloh Savaşı’nı kazanarak Missisippi Nehri’ni almayı başardı ve Güney’i sıkıştırdı. Durum bu olunca bu sefer Güney saldırmak zorunda kaldı ancak kaybetti. Bu olaydan sonra iyice güç kaybeden Güney’e son bir darbe yetti ve teslim oldu. Bu dört yıllık süreçte Amerika hiç olmadığı kadar kan kaybetti. Sadece Kuzey Bölgesi bile 340 bin asker kaybetti. Bu savaşın tek iyi tarafı savaş iki tarafın da evlerine yakın yapıldığı için hastanelere taşınma ihtimali vardı ve bu nedenle dünyada ilk kez ambulans servisi kullanıldı. 

Amerikan Ic Savasi

Sonuç olarak, Kuzey’in kazanmasıyla kölelik kaldırıldı. ABD hükûmeti, kaybeden Güney’in de ülkenin bir parçası olması nedeniyle onları hiçbir şeyle suçlamadı. Yalnızca yeniden ayağa kalkma döneminde onları yumuşak bir şekilde denetledi. Yani aslında savaşı görünürde kaybeden Güney neredeyse hayatlarında hiçbir şey değişmeden gizlice köleliği sürdürdü. Yasalar önünde siyahiler serbest bırakılsa da hâlâ oy vermeleri, halkla eşit sayılmaları tam anlamıyla sağlanamadı. Üzerlerindeki baskı 1940’larda bile Rosa Parks olayı gibi olaylarda devam etti ve hatta çoğunuzun bildiği George Floyd olayıyla da ne kadar güncel bir sorun olduğunu gösterdi.

İç Savaş Sonrası Göç Dalgaları

ABD, özellikle iç savaş sonrası köleliğin de kaldırılmasıyla, yapılacak demiryolları için ucuz iş gücüne ihtiyaç duyduğu için topraklarına dışarıdan gelecek işçiler istiyordu. Bu ihtiyacı kısa süre içinde Çinliler giderdi. Gelen Çinliler mutlaka bir zanaat konusunda çok başarılıydı veya demiryollarında çalışacak kadar becerikliydi. Bu nedenle gelen Çinliler çok kısa bir süre içerisinde ABD içine girmiş ve yerleşmişti. Sorun şu ki, o ana kadar ABD’ye gelen herkes bu kültür içinde asimile olmuştu. ABD’de buna ‘melting pot’ yani eritme kabı deniyordu. Nasıl ki bir eritme kabına bakır ve altını atıp ikisini de içinde eritebilir ve tek bir sıvı elde ederiz, işte bu benzetme buradan geliyordu. İçinde ne olursa olsun aynı sıvı içinde bulunurlardı. En azından ABD böyle sanıyordu. Bu durumun ilk yanılgısı Çinliler ile oldu. Çinliler, bu kültüre asla boyun eğmediler. Çin’de nasıl yaşıyorlarsa burada da bu tavrı sürdürdüler. Kıyafetleri, dilleri, dansları vb. her şeyi korudular. O zamana kadar bunu yaşamamış ABD halkı bu durumu kabul edemedi ve ayrışmalar büyüdü. Öyle ki, bugün bile varlığını sürdüren Chinatown o dönem kuruldu. Tabii çok geçmeden ABD yönetimi sorunu gördü ve Çinli göçmenleri ülkeden zorla gönderdi. İlk baştaki kontrolsüz göç kabulünden bir şey öğrenmeyen ABD bu sefer de Japon göçmenler almaya başladı. Onlarla durum daha iyi olsa da tam olarak istenen yine sağlanamadı ve en sonunda Amerika, kendi toprağı olan Filipinler dışında tüm Asya ülkelerine kapılarını kapattı.

Avrupa göçlerinde de göze çarpan iki topluluk vardı: Polonyalılar ve İtalyanlar. Bu iki tarafın ortak özelliği içlerinde bolca yobaz Katoliklerin bulunmasıydı. İtalyanların sorunu, İtalyan prenslikleri birleştikten sonra güney kesiminde kalan bilgisiz ve görgüsüz İtalyanların göçe zorlanarak ABD’ye gönderilmesiydi. Yani suç işleme riski yüksek ve elinde bir zanaatı olmayan insanlar gelmişti. Bu nedenle ABD halkı yine huzursuz oldu ve bugün bile devam eden kültürel ayrışma bu şekilde büyüdü.

Amerikan Kapitalizmi

Bugün kapitalizmin en büyük temsilcisinin ABD olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kapitalizm dediğimiz düzenin de genel olarak bir tekerlek mantığıyla çalıştığını yani insanları ya çok yükselttiğini ya da batırdığını da biliriz. Bu 1850’den sonra da ABD içerisinde kendisini son derece göstermişti. Öyle ki, bugün bile adını duyduğumuz pek çok marka ismi belirmişti. Bunlardan bir tanesi herkesin bildiği Rockefeller’dır. 

Amerikan Kapitalizmi

O dönemde Mark Twain’in “Gilded Age” ya da “Yaldızlı Çağ” romanından alınan isim ABD’yi tam anlamıyla simgeliyordu. Tabii “yaldız” demek o çağın çok parlak olduğu anlamına gelmiyordu. 1880-1890 periyodunda az önce bahsettiğimiz kapitalizm çarkının ABD’de bugünkü halini almasına neden olan döneme bu isim verilmişti. Bu dönemde, petrol zengini John Rockefeller, çelik zengini Andrew Carnegie ve bankacı J.P. Morgan devreye girmişti. Bu üç isim örnek olarak çoğaltılabilir ancak en büyük örnekler kendileriydi. Carnegie, döneminde ABD’nin demiryolu işine ciddi özen göstermesinden dolayı çelik sektöründe bulunarak zengin ötesi bir duruma gelmişti. Öyle ki, çelik sektörü tam anlamıyla tekele bağlanmıştı. Yine özellikle benzin kullanımının yavaş yavaş aktifleşmesinden dolayı petrol işinde olan John Rockefeller da bu durumdan nasibini almıştı.

“Peki son bahsettiğin? Neydi adı? Şu bilmem ne Morgan?” diye soruyorsunuzdur. J.P. Morgan aslında Rockefeller’dan daha az duyulmasına rağmen, bugün bile adı en büyük isimlerden birisi olan J.P. Morgan Chase Bankasının kurucusudur. Morgan, bankacılık sektörüne girerek çok büyük paralar kazanmıştı. Bu da yetmezmiş gibi o dönemde Rockefeller ve Carnegie’nin şirketlerinin en büyük hissedarı olmuştu. Peki bu ensesi kalın insanları niye anıyoruz? ABD tarihiyle ne alakası var bunların? Bunun nedeni bu üç ismin neredeyse sıfırdan buralara gelmesiydi. Yani kapitalizmin o dönemde insanlara vadettikleriydi. Bir diğer örnek, daha önceki Amerika’nın Karanlık Eğlence Kralı: P.T. Barnum yazımızda da bahsettiğimiz P.T. Barnum’du. O da eğlence sektörüyle kendisini zengin etmişti.

Parlak Bir Yaşam

ABD, özellikle 20. yüzyıla girer girmez kendi içindeki yaşamı geliştirmeye kesin kararlıydı. Bunu, yalnızca 20. yüzyılın ilk 20 yılı içerisinde bir ömre nasıl sığar diyebileceğimiz kesin farklarla gösterdi. Arabaların şehirlerde kullanımı, çamaşır makinesinin evlere girmesi, apartman hayatının başlamasıyla apartman tesisatları, görüntülü filmler (daha önce filmler sesliydi), radyo ve plakla beraber müziğin herkese yönelebilmesi. Tüm bu destansı değişiklikler daha 60 sene önce birbirini ilkel bir şekilde boğazlayan ABD halkını bir anda daha elit ve şimdi bildiğimiz parlak standartlara ulaştırdı. İnsanlar, politikacılardan çok kapitalizm ile zenginleşen insanlara saygı duydu. O insanlar işte onlara araba getirmişlerdi. Henry Ford dururken kim bir bakanı umursasın ki? Biri bize araba getiriyor diğeri mecliste tantana yapıyor. Elbette bu yalnızca halkın bir kısmının düşüncesiydi ama önemli olan zengin insanların da artık politikacı kadar hatta daha da önemli hale gelmesiydi. Yine bugün bildiğimiz “ün” kavramı sinema ve plak sektörünün gelişmesiyle ortaya çıktı. Bunun ABD öncesi başka bir ülkede görülmemesi de tüm dünyanın gözünü buraya çevirmesini sağladı. Bu gelişmeler çok geçmeden tüm dünyaya yayıldı elbette.

USA America

Ya Sonra?

ABD, bugün en güçlü devletlerin başında geliyor. Üstelik bunu sadece askerî gücüyle yapmıyor. Hollywood dediğimiz film sektöründen tutun NBA, NFL gibi dünyanın en çok izlenen ve popüler olan birçok etkinliği onun çatısı altında oluyor. ABD’nin gücü yalnızca askerî gücüyle değil, bugün herkesin kullandığı Apple gibi markaları elinde tutmasından geliyor. 

ABD’nin 1915 sonrası olan kısımlarından bu yazıda bahsetmeyeceğiz. Dilerseniz 1. Dünya Savaşı: Bir Küresel Felaketin Öyküsü ve 2. Dünya Savaşı yazılarımızı okuyabilir ve bu döneme daha yakından bakabilirsiniz. Bunun yanında hazırlaması çok daha zahmetli ve tarihi çok daha zengin olan başka bir devlet olan Osmanlı Devleti yazısı da yakında sizlerle olacak.

Tarihi 1775 yılında resmi olarak başlamış olan bir ülkenin bu kadar zengin tarihini elbette 11 sayfalık bir işte tam olarak işlemek imkansızdır ancak burada sizlere bir retrospektif sunmaya çalıştık. 

Kaynakça ve İleri Okuma

Encyclopædia Britannica, inc. (2023, April 5). United States. Encyclopædia Britannica. Retrieved April 5, 2023, from https://www.britannica.com/place/United-States

Foner, Eric, and John A. Garraty, eds. The reader’s companion to American history. HMH, 2014.

Halttunen, Karen, ed. A Companion to American Cultural History. John Wiley & Sons, 2014.

Independence Hall Association. (n.d.). American history. ushistory.org. Retrieved April 5, 2023, from https://www.ushistory.org/us/index.asp

Mauk, David, and John Oakland. American civilization: an introduction. Routledge, 2013.

The United States in 1783. Quickworld’s Map of the day. (2022, April 6). Retrieved April 4, 2023, from https://mapoftheday.quickworld.com/posts/the-united-states-in-1783

Ueda, Reed, ed. A companion to American immigration. John Wiley & Sons, 2011.

Welcome to the Oxford Research Encyclopedia of American history. Oxford Research Encyclopedia of American History. (n.d.). Retrieved April 5, 2023, fromhttps://oxfordre.com/americanhistory

Wikimedia Foundation. (2023, April 4). Thirteen Colonies. Wikipedia. Retrieved April 4, 2023, from https://en.wikipedia.org/wiki/Thirteen_Colonies

Bize Destek Olmak İster Misiniz?

  • Dilerseniz Patreon hesabımız üzerinden bize aylık veya tek seferlik bağış yaparak destekte bulunabilirsiniz.

Bağış Yapmak İstiyorum!

Tufan Özdemir

Herkese merhaba! Ben Tufan Özdemir. ODTÜ Felsefe bölümü mezunuyum. Çocukluğumdan bu yana felsefe, tarih ve psikoloji alanlarına ilgi duyarım. Doğa Filozofu bünyesinde bu ilgimi sizlerle paylaşmaktan çok keyif alıyorum! Doğa Filozofu bünyesinde Danışman Yazar ve İnsan Kaynakları Yöneticisi olarak zevkle görev alıyorum!

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu