Kötülük Nedir? Hannah Arendt


Kötülük nedir? Bu kavram hepimiz için oldukça nettir, öyle değil mi? Açıklayamasak bile en azından örnekleyebildiğimiz, görünce tanıdığımız bir durumdur. Örneğin, bir cinayet işlendiğinde genelde buna “kötülük” diyebiliriz. Bir tecavüz olayı yaşandığında hiç düşünmeden bu tanımı yapabiliriz.
Bu tanımımız genel olarak kabul görmüş bir tanımdır. Peki doğru mudur? İşte bu yazıda Hannah Arendt bizi biraz daha farklı bir yere yönlendirecek ve asla bu eylemleri “iyi” kabul etmemekle beraber bize alternatif bir tanım yaptıracak.
Hannah Arendt Kimdir?
Hannah Arendt, 14 Ekim 1906’da Almanya’nın Linden (şu anki Hanover) şehrinde doğdu. Yahudi bir ailenin çocuğuydu ve genç yaşta felsefi düşünceye ilgi duymaya başladı. Felsefe eğitimi için Marburg Üniversitesi’nde Martin Heidegger ile çalıştı. Ayrıca, Heidelberg Üniversitesi’nde Karl Jaspers ile de çalıştı. Bu dönemde, Arendt’in düşünsel gelişiminde bu iki önemli filozofun etkisi büyüktü.
Arendt, Nazi Almanyası döneminde Yahudi kökenli olduğu için büyük bir tehlike altında kaldı. 1933’te Nazi rejiminin iktidara gelmesiyle birlikte, Arendt Avrupa’dan kaçmak zorunda kaldı. Fransa’ya sığındı ve 1941’de Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. ABD’de akademik kariyerine devam etti ve uzun yıllar New York’ta yaşadı.
Bu kısma kadar olan sıkıcı biyografi için üzgünüz sayın okuyucu ancak inanın tüm bu kısımlar birazdan okuyacağınız diğer kısımları oturtmak için gerekli olacak.
Arendt, tüm yaşamı boyunca siyaset felsefesi ve etik üzerine yoğunlaştı. Özellikle yaşadığı olayların da etkisiyle bu alanlarda yazması daha mantıklı görülebilir.
Totalitarizm Üzerine
Arendt, bu alandaki ilk büyük eserini 1951 yılında “Totalitarizmin Kökenleri” ile verdi. Arendt, totaliter rejimi inceledi ve bunun yaratabileceği sorunları ele aldı. Peki nedir totalitarizm?
Totalitarizm; devletin tüm toplumsal ve bireysel yaşamı tam anlamıyla kontrol ettiği, genellikle tek parti yönetimi altında bulunan ve ideolojik bir dünya görüşü etrafında şekillenen bir yönetim biçimidir. Totaliter rejimler, toplumu kapsamlı bir şekilde düzenleyerek, bireylerin tüm düşünce, eylem ve davranışlarını sıkı bir denetim altına alır. Bilin bakalım Arendt bu rejimi özellikle kime ithaf etti: Adolf Hitler ve Nazi Almanyası.
Her filozofta yaşadığı döneme dair etkiler görülür. Arendt için de bu 2. Dünya Savaşı ve Nazi Almanyası olmuştur. O nedenle Arendt, bu rejimden etkilenmiş ve totaliter rejimleri sakıncalı bulmuştur. Nazilerin Yahudi kesime yaptıklarını da gördüğü için olabilecek pek çok negatif sonucu kendi perspektifinden kelimeleriyle resmetmiştir.
Özetle Arendt, totalitarizmi klasik diktatörlüklerden ayıran bir yönetim biçimi olarak tanımlar. Ona göre, totaliter rejimler, sadece devletin tüm iktidarını ele geçirmekle kalmaz, aynı zamanda toplumu derinlemesine kontrol eder, bireylerin özel hayatına müdahale eder ve insanları ideolojik bir bütünlük içinde birleştirir. Totalitarizmin en önemli özelliği, ideolojik bir doktrin etrafında şekillenen ve tüm toplumu kapsayan bir düzenin kurulmasıdır.
Arendt, bu rejimi bütünüyle zararlı bulur ve reddeder.
İnsanlık Durumu
Buraya kadar olan kısım, Arendt’in siyaset felsefesi ile ilişkilendireceğimiz düşünceleriydi. Demokrasiden uzak ve halka olumsuz müdahalelerde bulunan bir rejim yapısını eleştirmişti. Bu yazısından yaklaşık yedi sene sonra, Arendt bu sefer bu anlattıklarına ikinci bir dayanak veya kolon ekledi. 1958 yılında “İnsanlık Durumu” adındaki eserini yazdı. Arendt, bu eserde insan yaşamını üç ana faaliyet kategorisine ayırdı: emek, iş ve eylem. Her bir kategori, insan varoluşunun farklı yönlerini ve toplumsal rollerini anlamak için önemliydi.
Her birini kısa kısa şu şekilde tanımlayabiliriz:
Emek: İnsanların hayatta kalmak ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için yaptıkları sürekli ve tekrar eden faaliyetlerdir. Arendt, emek faaliyetinin, genellikle bireysel tatmin sağlamadığını ve toplumsal değer üretiminden ziyade, hayatta kalma ve tüketim için gerekli olan sürekli bir çaba olduğunu belirtir. Emek, daha çok doğanın döngüsel gereksinimlerini karşılamak için yapılan fiziksel çalışmaları ifade eder ve bu nedenle insan yaşamının “doğal” yönünü temsil eder. Bir diğer deyişle, Arendt bunun devlet olmasa da insanın kendi yaşamını veya ailesinin yaşamını sürdürmek için avlanmasıyla da olabileceğini söyler.
İş: Emekten farklı olarak, insanın dünyayı şekillendirme ve kültürel nesneler yaratma sürecidir. Bu faaliyet, insanın doğa üzerinde kalıcı izler bırakmasını sağlar. İş, insanları doğal dünyadan ayıran ve onlara kültürel bir dünya oluşturan nesnelerin yaratılması anlamına gelir. Arendt; işin, insanlığın toplumsal yapısını ve kültürel mirasını oluşturduğunu vurgular. Yani iş, emekten farklı olarak kültürel fayda taşır. Örneğin bir gişe memuru o işi yapmazsa halk o hizmetten faydalanamaz ancak emek için böyle bir durum yoktur.
Eylem: Arendt’in düşüncesinde en yüksek anlamı taşıyan faaliyet türüdür. Eylem, bireylerin kamusal alanda diğer insanlarla etkileşime geçmeleri ve toplumsal yaşamı yönlendirmeleri anlamına gelir. Eylem, özgürlüğün, yaratıcılığın ve bireysel kimliğin en yüksek ifadesi olarak görülür. Arendt’e göre eylem, bireylerin kendilerini ifade etmeleri ve toplumda anlamlı değişiklikler yapmaları için bir fırsat sunar. Eylem, bireylerin birbirleriyle iletişim kurarak ve toplumsal ilişkiler kurarak dünyayı dönüştürmelerine olanak tanır.
İşte bu şekilde insanın varoluş amacını belirleyen üç kavram ortaya çıkar. Arendt bu üç kavrama sahip olmamız gerektiğini savunur çünkü ona göre insan olmak bunu gerektirir.
Kötülüğün Sıradanlığı
Totalitarizmin Kökenleri ve İnsanlık Durumu eserleri Arendt için ağırlıklı siyaset felsefesi üzerine eserlerdi. Bu kitaptaki amacı kendisi için ideal bir toplum ve yönetim şeklini tarif etmekti. Genel olarak bu eserlerde büyük bir tepki çekmeyen ve hatta duruşuyla o dönemin değerlerini yansıtan Arendt, adını felsefe tarihine yazdıracak eseri olacak olan “Eichmann Kudüs’te” ile biraz daha zor günler yaşayacağından muhtemelen habersizdi.
Bunun nedenini anlamak için Eichmann’ın kim olduğunu biraz daha detaylı açıklayalım:
Eichmann, Nazi Almanyası döneminde kariyerine başladı ve bu rejim bünyesinde oldukça hızla yükseldi. Eichmann, Yahudilerin zorunlu göçü ve soykırıma yönelik lojistik hazırlıkların koordinatörüydu. Görevinin önemli bir bölümü de holokost üzerineydi. “Yahudi Göçü” ve “Yahudi Soruşturma Ofisi” olarak bilinen birimlerin başında bulunarak, Yahudi nüfusun toplama kamplarına taşınmasını ve soykırımın lojistik düzenlemelerini yönetti. Bu görev, onun soykırımın organizasyonunda ve uygulanmasında merkezi bir rol oynamasına neden oldu.
Soykırımda bu kadar büyük bir rol oynayan Eichmann, savaş bittikten sonra kaçtı ve Arjantin’e sığındı. Sonunda 1960 yılında yakalandı ve yargılanmak üzere 1961 yılında İsrail’e getirildi. Burada savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan yargılandı. Bu yargılanma televizyonlarda seyredildi ve kamuoyunda büyük yankılara yol açtı.
Eichmann, kötülük suçu ile yargılanıyordu. Yaptığı soykırım eylemlerinde soğukkanlı kalması ve bunları normal kabul etmesi gibi nedenlerden ötürü kötülük suçu da bulunuyordu. Tüm bunlarla beraber Eichmann, yargılandığı süre boyunca bir pişmanlık örneği göstermiyordu ve yapılan hamleleri yalnızca “emirleri uygulamak” olarak değerlendiriyordu.
Elbette bu tavrı da büyük yankılar uyandırmıştı. İşte Arendt tam olarak burada devreye giriyordu. Arendt, Eichmann’ın yargılanması sırasında yazdıklarıyla büyük tepki çekti. Peki neden?
Arendt, Eichmann’ın pişmanlık göstermemesini veya yaptığı eylemleri “kötülük” olarak değerlendirmenin yanlış olacağını söylemişti. Ona göre Eichmann ya yaptığı şeylerin sonucunu kavrayamıyordu ya da gerçekten yalnızca ona verilen emirleri uyguluyordu yani bu olaylardan bir zevk almıyordu veya acı duymuyordu. İşte tam da bu nedenlerle onun idam edilmemesi veya çok ağır bir cezaya çarptırılmaması gerektiğini söylüyordu. Tabii ki Arendt’in çevresindeki isimler tarafından büyük tepki görmesine neden oldu. Bu düşüncesi nedeniyle bazı insanlar tarafından Nazi olduğu iddiaları türemişti. Çevresindeki isimler kendisinden uzaklaşmıştı ancak Arendt kesinlikle bir nazi değildi. Zaten öyle olsaydı holokost sırasında apar topar kaçması gerekmezdi veya Nazi düzenini eleştiren bir kitap yazmazdı. Yine de Eichmann gibi halka büyük zarar veren bir naziyi savunur görünmesi nedeniyle bu sorun olmuştu ancak Arendt, Eichmann’ı kesinlikle savunmuyordu.
Arendt, yalnızca kötülük kavramının yanlış kullanıldığını ve bazen kötü olayların cehalet veya empati sorunu nedeniyle yaşanabileceğini savunmuştu. Eichmann’ın ya o emirleri uygularken neye sebep olduğunu anlamadığını veya Eichmann için aldığı emiri hiç sorgulamadan yerine getiren bir yapıda olduğunu savunuyordu. Bunun sadece Eichmann’da değil her insanda geçerli olduğunu söylemişti.
Özetle, Arendt’in anlatısı Eichmann üstüne değil genel olarak kötülük kavramı üstüneydi. Ona göre “iyilik” ve “kötülük” arasında kalan bölümler vardı ve bazen o kötü olayların olmasının nedeni kötü niyet değil az önce belirttiğimiz cehalet, empati sorunu veya başka durumlar olduğunu savunuyordu.
Peki siz ne dersiniz? Sizce Eichmann gibi ağır suçlar işleyen birisinde bile kötü niyet değil başka durumlar olabilir mi?
Kaynakça ve İleri Okuma
Eichmann in Jerusalem | work by Arendt | Britannica. (n.d.). Encyclopedia Britannica. https://www.britannica.com/topic/Eichmann-in-Jerusalem
Hannah Arendt (Stanford Encyclopedia of Philosophy). (2024, February 12). https://plato.stanford.edu/entries/arendt/
The Editors of Encyclopaedia Britannica. (2024, October 10). Hannah Arendt | Political Theory, Philosophy & Biography. Encyclopedia Britannica. https://www.britannica.com/biography/Hannah-Arendt
Bize Destek Olmak İster Misiniz?
- Dilerseniz Patreon hesabımız üzerinden bize aylık veya tek seferlik bağış yaparak destekte bulunabilirsiniz.
- Daha detaylı bilgi almak için “Bize Destek Olabilirsiniz!” sayfamızı inceleyebilirsiniz!










