Savaşkıran: Her İnsan Kendi Hikayesinin Kahramanıdır


Brandon Sanderson, yaşadığı yüzyılın en parlak yazarlarından biri. Çoğunlukla fantastik türünde eserler veren yazar, okuyucu çevresi tarafından üretkenliği ve kitap yazmadaki hızı ile ünlü. Kendine has dünyaları, alışılagelmişin dışındaki hikayeleri ve yazmadaki ustalığı sayesinde Sanderson, ismini daha pek çok yıl duyuracağa benziyor. Sissoylu ve Fırtınaışığı Arşivi* gibi, bu türe aşina olmayanların dahi dikkatini çekmeyi başarmış serilerin yazarı Sanderson’ın, tekli olarak yayımladığı (ve şimdilik tekli olarak kalan) romanı Savaşkıran, gerek hikayesi gerek de karakterleriyle oldukça canlı bir okuma deneyimi sunuyor.

Bu yazıda Savaşkıran’ın incelemesini yaparken, okuma zevkini bozmaması adına, hikaye ve karakterlerden olabildiğince kısaca bahsedeceğiz.
*Meraklıları için kısaca; Sissoylu serisinde Sanderson, Lord Hükümdar denilen ölümsüz bir despot tarafından yönetilen bir dünyayı anlatıyor. Daha önce Lord Hükümdar’ı devirme çabaları her seferinde ters tepmiş olsa da gruptaki genç adamın bir planı var; seri bunu belki de son kez deneyecek bir grup arkadaşın hikayesini ele alıyor. Gökten küllerin yağdığı ve gizemli sisin sokaklarda gezdiği bu dünyada; Lord Hükümdar, sisler ve belki de karakterlerin birbirleri hakkında keşfedecekleri çok şey var. Fırtınaışığı Arşivi ise Roshar adlı bir dünyada, bitmek bilmeyen fırtınalar arasında, kralın suikastinin intikamını almak için senelerdir sürmekte olan bir savaşla başlıyor. Seri boyunca yine görünenin altında yatan gizemler açığa çıkıyor, eski yeminler ediliyor; eski güçler her iki taraf için de geri gelirken, serinin mercek altına aldığı karakterler dünyanın değişmesiyle başa çıkmak ve onu kurtarmak için yeminlerini etmek zorundalar.
Savaşkıran’ın Büyü Sistemi
Elbette fantastik bir hikaye söz konusu olduğunda, büyüden bahsedilmemesi pek olası değil. Söz konusu büyü olduğunda karşımıza birçok farklı türde gerçeküstü güç çıkıyor. Bazı eserlerde bu gücün nasıl kullanıldığı detaylı bir şekilde açıklanmaz ve okuyucu bu gerçeküstü gücü olduğu gibi kabul eder. Bazı eserlerde ise bu gücün, yani büyünün, sınırları ve kuralları vardır. Brandon Sanderson da bu tür büyü sistemleri kurmada öncü sayılabilir. Kurduğu sistemler kendi içinde tutarlı ve neredeyse en ince detayına kadar düşünülmüş ve yazılmış. Neyin nasıl yapıldığı ve bunun nelere mal olduğu oldukça nettir. Bu bakımdan Sanderson kitaplarını okurken ince elenip sık dokunmuş bir kurgu içinde buluyor okuyucu kendini. Brandon Sanderson’ın bir diğer başarısı da kurduğu büyü sistemlerinin olağandışılığı. Aslında çoğunlukla günlük nesneler ya da aşina olduğumuz kavramlar üzerinden büyü sistemi oluşturuyor; belki de gözümüzün önünde olmaları, bu kavramları büyülü bir evrenin içinde daha da çekici kılıyor.
Kısaca bahsetmek gerekirse Sanderson Savaşkıran’da büyü sistemini “Nefes” üzerine kurmuş. Mesela; Cansız objelere “Nefes” verilerek, objelerin hareket etmeleri sağlanabiliyor. (Nefes’in tam olarak ne olduğu ve nasıl işlediği de aslında hikayenin bir parçası, bu yüzden bu sistemden detaylı bahsetmek yerine, okuyucuya keşfedecek bir alan tanımak daha doğru olur diyebiliriz.) Kişinin içindeki Nefes sayısı ne kadar artarsa, o Nefeslerle yapabileceği şeylerin sayısı ve gücü de o kadar artıyor. Aynı zamanda BiyoKromatik Nefes olarak da bilinen bu sistem, etraftaki renklerden de besleniyor; kullanılmak için sahibinin vereceği belli bir sayıda nefese ve bir nesneden renk çekmeye ihtiyaç duyuyor. Belli bir Nefes sayısına ulaşıldığında yapılabilecek aksiyonlar belirlenmiş, büyü de olsa Nefes, kuralları ve sınırlamaları olan bir güç. Bu sınırlar hikaye içinde, karakterler bu gücü kullandıkça anlaşılır hale geliyor fakat yine de okuyucuya yardımcı olması ve sistemi daha detaylı anlatması açısından, yazarın diğer kitaplarında da olduğu gibi, hikayenin sonunda Ars Arcanum adı verilen bir bölüm var. Büyü sistemi başlarda okuyucu için biraz karışık gibi görünebilse de gerek Ars Arcanum yardımıyla gerek de hikayenin ilerlemesiyle oldukça anlaşılır bir hale geliyor. Sistemin kuralları ve kullanım olanakları okudukça berraklaşıyor.
Bir Prenses Saraya Gelir, Bir Prenses Kahramanlığa Soyunur
Savaşın eşiğindeki iki krallık Hallandren ve Idris arasında seneler öncesinde yapılmış bir anlaşma var; Idris’in en büyük prensesi Vivenna, Hallandren’in hükümdarı Tanrı Kral ile evlenmeli ve bir varis vermeli. Böylece iki krallık için de orta yolun bulunacağı ve savaşın bir daha bahsinin geçmeyeceği (en azından bir süre daha) umuluyor. Fakat Idris kralı en büyük kızı Vivenna yerine en küçüğü Siri’yi Hallandren’e göndermeye karar verince ortalık karışıyor.
Hallandren kültürel olarak Idris’in neredeyse tam zıttı; Idrisliler tevazu sahibi ağırbaşlı insanlar. Kıyafet seçimlerinde bile en göze batmayacak şekilde giyiniyorlar, neredeyse herkes gri ve tonlarında giyiniyor. Öte yandan Hallandren göz alabildiğine parlak renklerle donatılmış. Bu yüzden çocukluğundan beri bu yabancı yer hakkında eğitim gören Vivenna yerine bütün derslerini asmış olan kardeşi Siri’nin, kendisi yerine gönderileceğini öğrendiğinde Vivenna Siri’yi koruyabilmek, hatta onu evine geri getirebilmek adına kardeşinin peşinden gizlice Hallandren’e gidiyor.
Hikaye iki kız kardeşin farklı karakterleri üzerinden, farklı tonlarda ilerliyor. Fakat ikisinde de ortak bir nokta var: Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Siri hikaye boyunca kendi cehaleti ile yüzleşirken Vivenna sıklıkla doğru bildiği gerçekleri sorgulamak zorunda kalıyor.
“‘Her insan kendi hikayesinde bir kahramandır, Prenses. Katiller yaptıkları şey için suçlanacak kişinin kendileri olmadığına inanır. Hırsızlar aldıkları parayı hak ettiklerine inanır. Diktatörler, halkın güvenliği ve ulusun iyiliği için canlarının istediklerini yapmaya hakları olduğuna inanır. […] Gerçek şu ki, senin ‘yanlış’ olduğunu düşündüğün şeyleri yapan insanların çoğu bunu kendilerinin ‘doğru’ olduğuna inandığı sebeplerle yapar.’” (Sanderson, B. Savaşkıran, 2010, Akılçelen Yay. Syf.282)
Bir Adam Ölümden Döner
Hallandren dininde önemli bir yere sahip olan Dönmüşler, yani kahramanca bir ölümden sonra yeniden hayata dönmüş olan kişiler “Tanrı” olarak adlandırılıyor. Gerçekten tanrısal bir güçleri olmasa da, halk onlara gerçek birer tanrıymışçasına tapıyorlar, onlardan yardım istemeye geliyor, onlara hediyeler gönderiyorlar.
Hikayenin odağına aldığı karakterlerden bir diğeri de Yiğitlik tanrısı Işıktını. Mizahi yönü oldukça kuvvetli olmasına rağmen kendisini tanrı olmaya layık görmeyen Işıktını, bu iki zıtlığın bir araya gelmesi sebebiyle Savaşkıran’da karşımıza çıkan oldukça derin bir karakter. Bölümlerini okumak eğlenceli olduğu kadar, okuyucuyu düşündürüyor da.
“İnsanlar tanrıları için var güçleriyle çabalıyordu. Niye? Bu bazen onu gerçekten hayrete düşürüyordu. Peki ya diğer inançlar; görünen tanrıları olmayan, sadece manevi değerlerden ve ümitlerden ibaret olanlar? Kuşkusuz bu ‘tanrılar’ kulları için Hallandren’in Tanrılar Katı’ndan bile daha azını yapıyordu ama buna rağmen tapılıyorlardı.” (Sanderson, B. Savaşkıran, 2010, Akılçelen Yay. Syf. 446)
Vivenna’da olduğu gibi, Işıktını da okuyucuya iç çatışmalarla dolu bölümler sunuyor. Tanrı olarak adlandırılmasına rağmen etrafındaki her şeyi, kendi otoritesini bile sorgulayan bu karakter üzerinden okuyucu aynı zamanda Hallandren’in saraylarındaki politikanın içine çekiliyor.
Hikayenin nabzını sürekli yüksek tutan entrikalar sarayla da sınırlı kalmıyor; Hallandren sokaklarındaki isyan ve kargaşaları, bir plandan diğerine çaresizce koşturan Vivenna gözlerinden okuyoruz.
Diğer pek çok romanında olduğu gibi Sanderson’ın karakter yazmadaki yeteneği Savaşkıran’da da gözden kaçmıyor. Kitap boyunca farklı karakterlerin perspektifinden okuduğumuz için, hepsini tanımaya hatta belki içselleştirmeye fırsat buluyoruz. Karakterler arasında geçen diyaloglar kişiliklerine dair önemli ipuçları veriyor. Aynı zamanda Sanderson’ın kurduğu dünyanın şimdisi ve geçmişi hakkında da pek çok bilgiyi bu diyaloglar üzerinden ediniyoruz. Böylece okuyucu bilgi bombardımanına tutulmuyor, hikayenin olağan akışı içinde tarihi ve olanları öğreniyor. Sanderson’ın kitaplarında, doğal olarak Savaşkıran’da da başarıyla yaptığı bir diğer şey ise okuyucuyu sıklıkla ters köşeye yatırmak. Kitabın sonlarına doğru gerçekleşecek olaylar için okuyucuyu ustalıkla hazırlıyor; ipuçlarını hikayenin her köşesine saklıyor. Yine de hikayenin doğal akışını bozmadan verilen bu bilgileri bir araya getirip de çözüme ulaştırmak sanıldığı kadar kolay değil; birbirinden bağımsız görünen olaylar özellikle son bölümlerde doruk noktasına ulaşan aksiyon sahneleriyle birbirlerine bağlanıyor. Savaşkıran da bir istisna değil, bu romanında da Sanderson okuyucuyu hayrete düşürmeyi başarıyor.
Sonsöz
Savaşkıran’da sık sık sahnede olan politik entrikalar hikaye için büyük önem taşımakla beraber okuması oldukça keyifli olaylar ve diyaloglar üzerinden yürütülüyor. Yavaş başlamasına rağmen kitabın ortalarına doğru hikaye ivmeleniyor. Başlarda çok fazlaymış görünen, Savaşkıran dünyasına ait kurgu, okudukça ve öğrendikçe, içine girmesi daha kolay hale geliyor. Bu açıdan Savaşkıran ne kadar yoğun olursa olsun, okuyanı yormadan ilerleyen bir anlatıma sahip.
Tekli bir kitap olmasına rağmen, seri halinde yazılmış bir kitap kadar zengin bir hikayeye sahip. Aceleye getirmeden, okuyucuyu sıkmadan verilen detaylar takdire şayan. Oldukça büyük ve uzun bir kitap olmasına rağmen, Sanderson’ın usta kalemi sayesinde kolay ve keyifli bir okuma serüveni sunuyor.
Kaynakça ve İleri Okuma
BioChromatic Breath – The Coppermind – 17th Shard. (n.d.). https://coppermind.net/wiki/BioChromatic_Breath
Sanderson, B. (2021). Savaşkıran. Akılçelen Kitaplar.
Warbreaker – The Coppermind – 17th Shard. (n.d.). https://coppermind.net/wiki/Warbreaker
Bize Destek Olmak İster Misiniz?
- Dilerseniz Patreon hesabımız üzerinden bize aylık veya tek seferlik bağış yaparak destekte bulunabilirsiniz.
- Daha detaylı bilgi almak için “Bize Destek Olabilirsiniz!” sayfamızı inceleyebilirsiniz!









