Feminist Varoluşçuluk: Simone de Beauvoir


Daha önce, varoluşçuluğu pek çok yazımızda incelemiştik. Varoluşçuluk, genel olarak insanın hayat ve bu yaşam içerisindeki yerini arar. Bireyin önemi, kişisel tercihlerin gerekliliği gibi temaları merkeze alır. İşte bu denge içerisinde bir isim diğerlerine göre farklı bir yönüyle öne çıkar: Simone de Beauvoir.Kendisinden önce gelen büyük varoluşçulara baktığımızda tema her zaman cinsiyet ve durum farketmeksizin bireyler üzerinde olmuştur. Bunun bir farkı, Nietzsche’nin varoluşçuluk yolunda güçlüyü ön planda tutmuş olduğudur. Bunun dışında Sartre, Camus ve ilerleyen yazılarda da göreceğiniz Kierkegaard, her zaman bireyi merkeze alan bir anlayıştadır. Onlara göre bireyler, otoritelerden sıyrılıp kendi hayatlarının kontrolünü ellerine almalıdır. Doğru ve yanlışı başkalarına göre değil, kendilerine göre belirlemelidir.

Bu görsel yapay zeka (Grok 2) tarafından üretilmiştir
Haydi gelin bunu Sartre’ın öğrencisinin ona sorduğu bir soru üstünden görelim:
2. Dünya Savaşı döneminde bir öğrencisi, o dönemde üniversitede görevli olan Sartre’a gelip bir konuda akıl danışır. Öğrencisi, ülkesine yardım etmek için savaşa katılmak istediğini söyler ancak annesinin buna karşı olduğunu söyler. Hem annesini yalnız bırakmaktan çekiniyor hem de savaşa gitmek istiyordur. Bu durumda ne yapması gerektiği konusunda Sartre’dan akıl almak ister.
Normalde eğer bu soruyu Sartre’a değil de Kant’a sorsaydı bunun net bir cevabı olabilirdi. Hobbes, Locke, faydacılar, Sokrates… Muhtemelen her biri bu soru karşısında zorlanarak bile olsa genç çocuğa bir yol sunarlardı ancak Sartre ve genel olarak varoluşçular için bu geçerli değildi. Sartre, çocuğa yol gösteremeyeceğini ve bu kararı kendisin vermesi gerektiğini söylemişti. Her iki türlü de acı çekeceğini bile bile üstelik. İşte varoluşçuluk tam olarak budur. Acıdan veya üzüntüden uzak bir hayat olduğunu iddia etmezler. Yalnızca o kararın kendisine ait olduğunu belirtirler.
“İyi tamam da Beauvoir ile bunların ne ilgisi var?” diyebilirsiniz. Evet doğru söylüyorsunuz. Sadece kısaca varoluşçuluğu hatırlayalım istedik. Şimdi bir minik paragraf daha verip sonra Beauvoir ile devam edeceğiz.
“Varoluş Özden Önce Gelir”
Geleneksel felsefede “Öz, varoluştan önce gelir” ilkesi vardır. Yani bizi oluşturan bir öz vardır ve o bizi var eder. Hatta antik dönemlerde o “özün” bizi biz yaptığını yani bizim kim olacağımızın önceden belirli olduğuna inanılırdı. Sartre bunu tamamen reddederek “Varoluş, özden önce gelir.” demiştir. Buradakastı, bizim önce var olduğumuz; sonrasında da kendi özümüzü kendimizin oluşturduğumuzdur. Beauvoir, Sartre’a oldukça yakın bir isimdir. Dostlukları ve yakınlıkları da meşhurdur. Bu düşünceyi de paylaşırlardı. Beauvoir, Sartre’ın anlattıklarını hayatın içinde ezildiğini düşünen bir gruba adapte etmişti yani kadınlara. Beauvoir, kadınların özgür olduğunu ve kendi verecekleri kararları kimseye danışmak zorunda olmadıklarını belirtir. Örneğin, Sartre’ın öğrencisi savaşa gitmekle evde kalma seçiminde özgürdü ama muhtemelen bir kadın onun gibi özgür olmayacaktı. Bu nedenle Beauvoir bunu amaç edinir. Ona göre kadınlar tarih boyunca “kendinde varlık” olarak görülmüştür yani toplum tarafından devamlı olarak belirli sınıflara ayrılmışlardır. Erkekler “kendi için varlık” olarak görülmüştür. Yani özgür seçimleri ile kendilerini var ederler. Hatta bu özgürlük onlara dayatılmıştır. Komutanlık, krallık veya liderlik gerektiren her işi onların yapması da buna örnektir.

Beauvoir bu özgürlüklerini kadınlara hatırlatmak ve göstermek istemişti. Kadınların tüm çağlar boyunca erkeğin ardına konulduklarını ve rollerinin bu hayat filmi içinde yardımcı oyuncu olarak gösterildiğini düşünmüştür. Bu da yazının başında anlattığımız varoluşçuluk anlatısına tam terstir. Artık kadınların da “kendileri için varlık” statüsüne ulaşması gerekmektedir.
Kendisi için Varlık!
Beauvoir elbette bu yolun ne kadar çetin olduğunun farkındaydı. Çünkü özgürlüğe ulaşmak için, öncelikle sistemi kendi çıkarları doğrultusunda kurgulamış olan otoriteleri, yani yerleşik toplumsal algıyı aşmaları gerekiyordu. İşin ironik yanı, kadınların meclise girebilmesi bile hâlâ meclisteki erkeklerin onayından geçiyordu. Başkan olmaları, halkın vereceği oylardan ve iş sahibi olmaları ise işverenlerden geçiyordu. Bu nedenle de bu yolda sessiz sakin bir şekilde istekte bulunmak mümkün olmayacaktı. Tam da bu nedenle bir çaba gerekecekti. Özgürlüğün yolu aynı zamanda büyük zorluklardan geçecekti.
Bu da aslında onun, Sartre ile özdeşleşen bir diğer noktasaydı. Sartre da Beauvoir da özgürlük ve sorumluluk arasında müthiş bir bağ görüyordu. İkisi için de insanlar özgür oldukları kadar seçimlerinden de sorumluydu. Bir kölenin özgürlüğü olmadığı için, kendine verilen görevi yapmaktan başka bir yükümlülüğü de yoktu. Karar vermesi, düşünmesi gerekmezdi. Özgür bireyler ise, bir karar verip sonuçlarını yaşardı. Beauvoir, özgürlüğün yalnızca bireysel bir hak olmadığını, aynı zamanda diğer bireylerin özgürlüklerini tanımayı da gerektirdiğini savunur. Kadınların özgürleşmesi yalnızca bireysel bir çaba değil, toplumsal bir yeniden yapılanmayı da gerektirir. Bu da, bireyin kendi kimliğini oluşturmasında aktif bir rol üstlenmesini, kendi hayatının anlamını yaratmasını gerektirir. Beauvoir’ın felsefesi, özgürlüğün toplumsal koşullar altında nasıl sınırlandığını da ortaya koyar.
Kadınlar içinse evet zorluklar vardır. Özellikle onun döneminde kadınların toplumsal ve ekonomik açılardan özgürlükleri azdır ancak tamamen yok değildir. Hem bu var olan özgür alan içerisinde sorumlulukları oluşur hem de daha fazlasına ulaşmak için çabaları gerekir.
Kısacası, Beauvoir için net olan bir gerçek vardı ki tüm bireyler eşit olmalıydı ancak ne yazık ki eşitlik yoktu. Ten rengi birbirinden farklı diye dışlanan insanlar, cinsel yönelimi farklı diye “kimyasal hadım” edilenler ve elbette var olabilmek için bir erkek ile olması “gereken” kadınlar… Tüm bu açılardan Beauvoir bu adaletsizliklerin içinde var olunabilmesi için feminizmin kurucularından birisi oldu. Belki de bu nedenledir ki felsefi açıdan Sartre ile hemen hemen aynı şeyleri savunmasına rağmen onun şemsiyesi altından çıkarak kendi düşüncelerini yayabilmişti.
Bugün, hem dünyada hem de Türkiye’de kadın hakları konusunda büyük bir ilerleme olduğu aşikardır. Yine de hem ülkemizde hem de dünyada bu konuda devam eden sorunlar olduğu da açıktır. Dileriz ki dünya ileride bu konuda gelişecek ve Beauvoir’ın hayali tam anlamıyla gerçeğe kavuşacaktır.
Kaynakça ve İleri Okuma
Bergoffen, D. ve Burke, M. (2021). Simone de Beauvoir. The Stanford Encyclopedia of Philosophy. https://plato.stanford.edu/entries/beauvoir/
Crowell, S. (2020). Existentialism. The Stanford Encyclopedia of Philosophy. https://plato.stanford.edu/entries/existentialism/
Flynn, T. (2013). Jean-Paul Sartre. The Stanford Encyclopedia of Philosophy. https://plato.stanford.edu/entries/sartre/
Meyers, D. T. (2020). Feminist perspectives on the self. The Stanford Encyclopedia of Philosophy. https://plato.stanford.edu/entries/feminism-self/
The Editors of Encyclopaedia Britannica. (2024, 18 Ekim). Simone de Beauvoir. Encyclopædia Britannica. https://www.britannica.com/biography/Simone-de-Beauvoir
Bize Destek Olmak İster Misiniz?
- Dilerseniz Patreon hesabımız üzerinden bize aylık veya tek seferlik bağış yaparak destekte bulunabilirsiniz.
- Daha detaylı bilgi almak için “Bize Destek Olabilirsiniz!” sayfamızı inceleyebilirsiniz!







