Vicdanın ve Toplumun Şairi: Tevfik Fikret


Tevfik Fikret’i sadece okul kitaplarından, birkaç dizelik alıntılardan tanıyorsanız; büyük ihtimalle onu biraz fazla sert, biraz fazla uzak bulmuşsunuzdur. Oysa bu yazıda birlikte göreceğiz ki, Fikret yalnızca karanlığa bakıp söylenen değil, aynı zamanda o karanlığı dağıtmak için kalemini bir ışığa dönüştürmeye çalışan bir adamdı. Hayatını anlamadan şiirini çözmek mümkün değil. Gelin birlikte, bir öğretmenin, bir babanın, bir muhalifin, bir hayal kırıklığının ve hiç kaybetmediği umutlarının izini sürelim. Çünkü bazı şairler vardır, onları tanımak yalnızca edebiyatı değil, yaşadığınız toplumu ve kendi yerinizi de daha iyi anlamanızı sağlar. Fikret işte o şairlerden biridir.
Onun edebi yaşantısına göz atmadan önce yine her zamanki gibi yazımızın odağındaki ismi daha yakından tanıyalım!

Kısaca Tevfik Fikret
Tevfik Fikret, 24 Aralık 1867’de İstanbul’da doğdu. Asıl adı Mehmed Tevfik’tir. Babası Hüseyin Efendi, bir hukukçuydu ancak siyasi sebeplerle sürgüne gönderilmesi, küçük yaşta Fikret’in aile dengesini alt üst etti. Annesi Refia Hanım’ı da erken yaşta kaybedince, çocukluğu içe kapanık ve hayli yalnız geçti. Bu erken yaşta gelen travmalar, ileride onun insan ve toplum üzerine düşündükçe kararan ama her zaman umut arayan ruhunun temel taşlarını oluşturdu.
Galatasaray Lisesi’ni birincilikle bitiren Fikret, burada dönemin iki zıt kutbu olan Muallim Naci ve Recaizade Mahmut Ekrem’den dersler aldı. Özellikle Recaizade Mahmut Ekrem ile kurduğu bağ, onun edebi kaderini belirleyecekti. Mezuniyetinden sonra kısa süreli memuriyetler ve öğretmenlikler yapsa da, asıl dönüm noktası hocası Recaizade’nin isteğiyle Servet-i Fünun dergisinin başına geçmesiyle başladı. Hem idarecilik yaptı hem de dönemin genç şairlerini yönlendirdi. Lakin fikir ayrılıkları, otoriteyle olan çatışmaları ve kendi doğrularından taviz vermemesi nedeniyle bu görevler hep çalkantılı geçti. En zorlu dönemlerinden biri de yine Galatasaray Lisesi’nde müdürlük yaptığı yıllarda yaşandı. Meşrutiyet’in ilanı, ardından gelen hayal kırıklıkları ve baskılar, onun hem fiziken hem de ruhen yıpranmasına neden oldu.
Eşi Nazime Hanım ve oğlu Haluk, hayatındaki en önemli iki figürdü. Özellikle Haluk’un Avrupa’ya gönderilip istediği şekilde geri dönmemesi, Fikret’in yaşamının sonuna dek içten içe sönmeyen bir sızı olarak kalmıştı. Kaldı ki bu sızı öyle bir sızıdır ki hem birçok kişiye göre onu ölüme götürecek bir depresyon dönemini başlatmıştır hem de edebiyata geçen bir mektuplaşmaya da sahne olacaktır. Tevfik Fikret, dolu dolu yaşamasına rağmen ancak kesinlikle yaşama doyamadan 1915 yılında, 48 yaşındayken, geçirdiği bir beyin felci sonucu hayatını kaybetti. Yaşarken tam olarak anlaşılamadı belki ama ölümünden sonra edebiyat dünyası onun eksikliğini derinden hissetti.
“Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel.”
Edebi Anlamda Tevfik Fikret
Tevfik Fikret’in edebiyatı, yalnızca “Servet-i Fünun’un önde gelen şairlerinden biri” ya da “Haluk’un babası” gibi yüzeysel niteliklerle anlaşılabilecek kadar basit değildir. Onu yalnızca şiirleriyle değil, şiir anlayışının felsefi ve tarihsel bağlamıyla birlikte, bir entelektüel olarak derinlemesine analiz etmek gerekir. Biz de birazdan tam olarak bunu yapacağız! Öncelikle yaşadığı dönemi biraz daha yakından anlamak gerekir. Servet-i Fünun dediğimiz dönem sanatın biraz daha kapalı anlatımla yapıldığı, siyasetin sanattan uzaklaşmak durumunda kaldığı bir baskı dönemiydi. Bu, tüm şairlerde ve romancılarda etkisini göstermişti ancak bir isim yine de diline geleni yazacak cesareti gösteriyordu.

Klasik şiirin içe kapanıklığına karşılık Fikret’in şiiri toplumsal sorumluluğu temel almaktadır. Bu sorumluluk birey merkezli bir etikle inşa edilir. Fikret’in şiirlerinde dönemin şairlerine göre daha sivil, daha bireysel ama aynı zamanda daha çağdaş bir adalet anlayışı görürüz. Bunun nedeni de Tevfik Fikret’in topluma karşı kendisini sorumlu hissetmesiydi. Aynı nedendendir ki Fikret’in poetikasının temelinde vicdan yatar. Onun şiiri bir “estetik nesne” olmaktan çok bir “ahlaki tanıklık”tır. Şiiri süslemek için değil, topluma ayna tutmak için kullanır ama bu aynayı doğrudan yüzümüze çarpmaz; onu duyguların, imgelerin ve içsel fırtınaların süzgecinden geçirerek yapar. Zaten muhtemelen doğrudan yüzümüze çarpsaydı özgür yaşayamaz ve mutlaka ya sürgün edilir ya da hapse atılırdı. Daha ilginci şudur ki Tevfik Fikret tek bir döneme, tek bir kişiye veya tek bir duruma isyan etmemişti. “Sis”, “Tarih-i Kadim”, “Han-ı Yağma” gibi şiirlerdeki öfke, insanın insan tarafından aşağılanmasına, kandırılmasına ve edilgenleştirilmesine karşı bir öfkeydi. İşte belki de bundandır ki o, vicdanın şairidir.
“Vatanlar evlâdın olur, evlâdın olur millet,
Fakat millet nedir? Bir kıyamettir uyandıran.”
Eğitimci bakış açısının da etkisiyle Fikret’in dili, Servet-i Fünun döneminin genel süslü ve ağdalı üslubundan farklı olarak daha sistemli, daha ciddi ve çoğu zaman bir nesir yoğunluğunda derinliklidir. Şiirleri adeta makale gibi düşünülmüş, planlanmış ve yazılmıştır. Bu anlamda onun şiiri, Fransız sembolistlerinin soyut şiirinden çok, Victor Hugo’nun, Lamartine’in şiirsel düzlemdeki ahlaki ve düşünsel tutumuna yakındır.
Şiirle Gerçek Birleşti: Haluk’un Gidişi
Tevfik Fikret yıllarca bir okulda eğitimcilik yapmış ve gençlere çok önem vermiştir ancak elbette hiçbir genç oğlu kadar büyük bir yer tutmayacaktır onun hayatında. Onun için Haluk yalnızca bir çocuk değil, aynı zamanda bir idealin, bir geleceğin, hatta bir insan modelinin sembolüdür. Fikret, Haluk’u kendi düşünsel dünyasının ete kemiğe bürünmüş hâli olarak görür. Onu doğuştan itibaren hem Batılı değerlerle hem de özgürlükçü bir eğitim anlayışıyla yetiştirir.

“Haluk’un Defteri” adlı şiir kitabı, Fikret’in oğluna yazdığı dizelerden oluşur ama aslında bu dizeler, bir çocuğa değil; gelecekteki ‘yeni insan’a yazılmış birer mektuptur. Bu yönüyle Haluk, bireysel bir çocuk figüründen çıkar ve bir aydınlanma projesine dönüşür ancak bu proje onun gözünde tam anlamıyla gerçeğe dönmez. Tevfik Fikret, Haluk’u dünyayı görmesi ve aydınlanması için Avrupa’ya gönderir. Bu Tevfik Fikret’in gözünde kutsal bir süreç olacaktı. Ne var ki Haluk bu beklentileri karşılamamıştı. Haluk, eğitimini tamamladıktan sonra İngiltere’de Protestan misyonerler etkisinde kalır, Hristiyan olur, papaz olur ve bir daha Türkiye’ye dönmez. Laikliği her şeyin önüne koyan Tevfik Fikret için bu durum tüm bakış açısını sarsmış ve onu başarısız bir baba olduğuna inandırmıştı. Öyle ki Tevfik Fikret tüm bu süreçteki yaklaşımı için “Zamanla anladım ki meğer ben, bir hayal-i muhal peşindeymişim.” diyerek kendi yaklaşımını ve bakış açısını eleştirir. Fikret, oğlunun peşinden gitmemiştir. Ne fikirlerinden tamamen vazgeçmiş ne de onu tümüyle reddetmiştir. Ama kırılmış, içine kapanmış, Aşiyan’da kendini yalnızlaştırmıştır. Haluk’un gidişi, onun hem şairliğinde hem de yaşamında bir son dönem kırılması yaratmıştır.
Haluk ile ilgili istedikleri olmasa da Tevfik Fikret şiiriyle istediği mirası bırakabilmiştir zira, yaşadığı çağın yanlışlarını yazarken aslında bizden sonrakiler için bir aynayı tutuyordu. Belki onun söyledikleri hâlâ biraz erken geliyor kulağımıza. Şimdi siz de onun gibi sorabilirsiniz kendinize: “Ben bu çağın neresindeyim?” Belki de bu sorunun cevabını ararken Tevfik Fikret’in izini sürmeye devam edeceksiniz.
Kaynakça ve İleri Okuma
Enginün, İ. (2016). Yeni Türk edebiyatı: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e. Dergâh Yayınları.
TRT Arşiv. (2019, 19 Ağustos). Tevfik Fikret | TRT Arşiv [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=AfwMQCKWIpU
Uçman, A. (2012). Tevfik Fikret. TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/tevfik-fikret






