Victoria Dönemi: Kaos, Estetik Algıları, Cinayetler ve Vampirler


Victoria dönemi denildiğinde, zihnimizde hemen katı ahlak kurallarıyla örülmüş, endüstriyel ilerlemenin gölgesinde şekillenen bir toplum canlanır. 1837’den 1901’e uzanan bu uzun yüzyıl, yalnızca bir kraliçenin hükümdarlığını değil, aynı zamanda modernleşmenin sancılı doğumunu, sınıf çatışmalarını ve kültürel çeşitliliği de barındırır. Dönemin anlatıları çoğunlukla orta sınıf, erkek ve kent merkezli bakış açılarıyla şekillenmiş olsa da bu anlatıların ötesinde çok katmanlı bir gerçeklik yatar. Mimari, edebiyat ve tasarım alanlarında görülen stil bolluğu, Victoria Britanyası’nın ne denli karmaşık ve tanımlaması güç bir estetik anlayışa sahip olduğunu gösterir. Üstelik bu dönemi anlamaya çalışırken yalnızca tarihsel mesafeyle değil, bugün hâlâ içinde yaşadığımız mirasıyla da yüzleşiriz. Belki de Victoria dönemi hakkında bu denli rahat genelleme yapmamızın nedeni, onların da kendi çağlarını tanımlama konusunda bizden geri kalmamış olmalarıdır. Zira bu dönem insanları, modernliğin hem gururunu hem de huzursuzluğunu ilk kez bu kadar yoğun hissetmişlerdir (Gilmour, 1993) Böylesine uzun, tarihsel ve kültürel açıdan katmanlı bir çağı dar kalıplara sığdırmak da mümkün değildir açıkçası. Tüm bu anlatılanlar doğrultusunda, sizlere tarihi bilgiler vermek dışında, sizi uzun soluklu ve sürükleyici bir yolculuğa çıkaracağız. Kemerlerinizi bağladıysanız eğer 1837’ye yolculuk ediyoruz.
Bir Kraliçenin Doğuşu
Amcası IV. William’ın ölümüyle 20 Haziran 1837’de tahta çıkan Kraliçe Alexandrina Victoria, henüz 18 yaşındaydı ve toplup ondan ahlaki rehperlik bekliyordu. Victoria’nın ilk eylemlerinden biri, çocukluğundan beri baskıcı karakteriyle bilinen annesi Düşes Kent’i sarayın özel dairelerinden çıkarmak oldu. Bu hamle, sarayda şok etkisi yarattı ve genç kraliçenin bağımsızlığını ilan etmesi olarak yorumlandı (Hibbert, 2000). Ayrıca Victoria’nın çocukluğunu “Kensington Sistemi” adı verilen sıkı bir kontrol düzeni altında geçirdiği biliniyordu. Bu durum, onun karakterinde özgürlük ve otoriteye duyduğu ihtiyacı şekillendirdi (Longford, 1964).

1840: Kraliçe Victoria ve Prens Albert’in Sansasyonel Evliliği
Victoria, kuzeni Prens Albert ile 10 Şubat 1840’ta evlendi. Düğün sırasında Londra’da büyük bir kalabalık toplanmıştı ve bu tören, İngiliz monarşisinin halkla bütünleştiği nadir anlardan biri olarak kayda geçti (Rappaport, 2003). Çiftin evliliğinden birkaç ay sonra, 10 Haziran 1840 tarihinde Kraliçe Victoria’ya bir suikast girişiminde bulunuldu. Edward Oxford adındaki genç, Hyde Park’ta kraliyet arabasına iki el ateş etti. Mermiler boşa gitti, Victoria ve Albert yara almadan kurtuldu. Bu olay, hem kraliçenin cesaretiyle hem de Albert’in koruyucu tavrıyla halkın gözünde çiftin popülaritesini artırdı (Strachey, 1921).
Ayrıca Victoria, düğününde beyaz gelinlik giyerek yeni bir moda başlattı. O dönemde gelinlikler renkli olurken, Victoria’nın tercihi “masumiyet” ve “saflık” sembolü olarak algılandı ve kısa sürede Avrupa aristokrasisinde taklit edilmeye başlandı (Taylor, 2010).
Eldivenlerin Gizli Dili
Victoria döneminin o karanlık ve gizemli gotik hikayelerinde, geçmişin anıları karakterleri hapseden ve içten içe yiyip bitiren bir yük olarak görülürdü. Öyle ki bu ağır anılar sadece zihinde kalmaz; hatırası olan eski bir eşyaya (örneğin eldivene) dokunulduğunda, geçmişin o karanlık hissi adeta kişinin etine ve kemiğine işlerdi.
Eldiven gibi manuel bellek nesneleri, geçmişe duyulan özlemi ve mekânsal aidiyet arzusunu temsil ederdi. Bellek; duygu ve algı ile şekillenir, karakterlerin geçmişi yeniden yapılandırma çabaları, takıntıya ve psikolojik kırılmalara yol açardı (Ramalho, n.d.).

Bir kadının eldivenini çıkarışı, eline dokunduğu andaki narin hareketi, eldivenin rengi, uzunluğu ya da duruşu… Bunların hepsi Victoria döneminde konuşulan, ama kelimelere dökülmeyen bir dilin parçalarıydı. Görünmeyeni görünür kılan bu semboller, dönemin ahlakı, sınıf yapısı ve arzularıyla iç içe geçiyordu.
Ariel Beaujot’ya göre Victoria döneminde “ideal el”, beyaz tenli, ince ve narin görünümüyle kadınların sınıfsal statüsünün önemli bir göstergesi haline gelmişti. Kadınlar bu hedefe ulaşmak için ellerini korurlar, eldiven kullanırlar ve ellerini gösteren her şeyin “işçi sınıfı”yla ilişkilendirilmesinden kaçınırlar deniyordu. Eldivenin materyali, dikişi, giyiliş biçimi sınıf belirtilerindendi. Beyaz oğlak derisi eldivenler, derli toplu, görünürde kusursuz olan eldivenler üst sınıf kadınların normuydu (Barangé et al., 2019).
Anne Beaujot, Victorian Fashion Accessories (2012) adlı kitabında eldiven hareketlerinin kadınların sosyal görünürlüğünü nasıl şekillendirdiğini inceledi. Özellikle halka açık alanlarda eldiven takmak, kadının “görünür ama dokunulmaz” olmasını sağlıyordu. Eldivenin düzeltilmesi, parmakların hafifçe oynatılması ya da eldivenin çıkarılması gibi hareketler, flörtöz ya da itaatkâr bir tavır olarak yorumlanabilirdi. Bu jestler, dönemin beden politikalarıyla doğrudan ilişkiliydi. Kadınlar, eldiven aracılığıyla hem kendilerini ifade eder hem de toplumun onlara biçtiği rolü sessizce kabul ederlerdi.

Victoria dönemi, dış görünüşün ahlaki erdemle özdeşleştirildiği, güzelliğin ise sosyal statüyle ölçüldüğü bir çağdı. Bu dönemde kadınlar için “güzel görünmek” yalnızca estetik bir tercih değil, toplum içinde kabul görmenin temel koşullarından biriydi. İşte tam da bu arzunun ortasında, Londra’nın kalbinde sahneye çıkan bir isim vardı: Madame Rachel. Kendini “güzellik sihirbazı” olarak tanıtan bu kadın, Victoria tüketim kültürünün en kurnaz figürlerinden biri hâline geldi (Whitlock, 1998). 1860’larda Londra’da faaliyet gösteren Rachel, sahte güzellik ürünleriyle özellikle kadınları hedef almış ve büyük bir dolandırıcılık ağı kurmuştur. Bu olay, dönemin tüketim kültürü ve kadınlara yönelik sosyal baskılar üzerine önemli bir tartışma başlatmıştır (Mussell, 2020).
Dolandırıcılığın Parfümü: Victoria Dönemi’nde Madame Rachel Skandalı
Madame Rachel, 1860’larda Londra’da lüks bir güzellik salonu işletiyordu. Yüzü gençleştiren mucizevi losyonlar, sonsuz güzellik vaat eden banyolar ve aristokratlara özel bakım kürleri ile müşterilerini cezbediyordu. Ancak bu ürünlerin çoğu, bilimsel temelden yoksundu ve büyük ölçüde sahteydi. Rachel, özellikle yaşlı ve yalnız kadınları hedef alıyor, onlara hem fiziksel dönüşüm hem de sosyal yükseliş vaat ediyordu.
Rachel’ın pazarlama stratejisi dönemin tüketim kültürünü ustalıkla kullanıyordu. Güzellik ürünleri, yalnızca estetik değil, aynı zamanda ahlaki ve sosyal değerlerin bir göstergesi olarak sunuluyordu. Kadınlar, Rachel’ın ürünleriyle “daha iyi bir eş”, “daha saygın bir birey” olabileceklerine inanıyorlardı.
Madame Rachel’ın dolandırıcılığı, 1868’de mahkemeye taşındı. Dava, dönemin gazetelerinde geniş yer buldu. Müşterilerinden biri olan Mary Tucker, Rachel’ın kendisini evlilik vaadiyle kandırdığını ve binlerce sterlin dolandırdığını iddia etti.
Mahkeme sürecinde, Rachel’ın sahte ürünleri, manipülatif söylemleri ve sosyal ağları ifşa edildi. Sonuç olarak, Rachel dolandırıcılıktan suçlu bulundu ve hapse atıldı.
Bu dava, Victoria döneminin kadın tüketiciliği, sınıf geçişi arzusu ve güzellik idealleri üzerine önemli bir tartışma başlattı. Rachel’ın başarısı yalnızca kurnazlığına değil, dönemin kadınlarının maruz kaldığı sosyal baskıların yarattığı ortama da dayanıyordu. Madame Rachel’ın hikâyesi, yalnızca mahkeme kayıtlarında değil, edebiyatta da yankı buldu. L. T. Meade’in The Sorceress of the Strand adlı hikâyesi, Rachel’dan ilhamla yaratılmış kurgusal bir karakteri merkezine alıyordu. Bu karakter, güzellik ürünleriyle kadınları etkileyen, zenginleri manipüle eden ve kimlikleri dönüştüren bir “güzellik cadısıydı.Meade’in anlatısı, Rachel’ın gerçek hikâyesini hem eleştirir hem de dönemin tüketim kültürünü edebî bir aynaya yansıtır (Mussell, 2020).

Madame Rachel olayı, Victoria döneminin kadınlara biçtiği rollerin, tüketim kültürünün ve görünüşe dayalı sosyal hiyerarşinin ne denli kırılgan olduğunu gösteriyordu. Rachel, bu kırılganlığı ustalıkla kullanarak bir imparatorluk kurmuş, ancak sonunda kendi vaatlerinin kurbanı olmuştur. Onun hikâyesi, güzelliğin yalnızca bir görünüm meselesi olmadığını, toplumsal ve kültürel bir strateji olarak işlenebildiğini gösterir. Dönemin karanlık yüzleri estetik ve güzellik kandırmacalarından ibaret değildi. Daha derin davalar da mevcuttu.
Bir Kız Çocuğunun Adıyla Değişen Yasalar: Eliza Armstrong Davası ve Victoria Dönemi’nin Karanlık Yüzü
1885 yılında İngiltere’de yaşanan bir olay, yalnızca bir gazetecilik başarısı değil, çocuk haklarının ve kadın koruma yasalarının yönünü değiştiren önemli bir dönüm noktasıydı. Bu olayın merkezinde, henüz 13 yaşında olan Eliza Armstrong vardı. Onun adı, Victoria dönemi toplumunun bastırılmış gerçeklerini açığa çıkaran ve yasa koyucuları harekete geçiren bir sembole dönüştü (Kitzinger, 2004).
Gazeteci W. T. Stead, Pall Mall Gazette’de yayımladığı “The Maiden Tribute of Modern Babylon” yazı dizisiyle Londra’daki çocuk fuhşunu ortaya çıkarmayı amaçladı. Bunun için Eliza Armstrong’un “satın alınmasını” organize etti. Eliza zarar görmedi. Stead aslında sistemin ne kadar kolay istismar edilebildiğini göstermek istiyordu. Ancak kızın babasından yasal izin almaması büyük tartışma yarattı ve Stead, insan kaçırma suçlamasıyla üç ay hapis cezasına çarptırıldı.
Olayın ardından toplumda öfke büyüdü. Gazetede yayımlanan detaylar, Victoria toplumunun görmezden geldiği bir gerçeği gözler önüne serdi. Çocuklar, fuhuş pazarında kolaylıkla istismar edilebiliyordu. Bu skandal, Criminal Law Amendment Act 1885’in hızla geçmesini sağladı. Bu yasa ile cinsel rıza yaşı 13’ten 16’ya çıkarıldı. Çocukların korunmasına yönelik cezai yaptırımlar güçlendirildi, kadın ticareti ve fuhuşla mücadelede yeni düzenlemeler getirildi (Salvation Army International Heritage Centre, 2020). Salvation Army International Heritage Centre tarafından hazırlanan rehbere göre, Eliza Armstrong davası önemli bir hukuki dönüm noktasıydı. Bu olay, toplumda ahlaki bir uyanışın simgesi hâline gelmişti. Olay, Victoria döneminin “ahlaki üstünlük” söylemini sorgulatmış ve sosyal reform hareketlerine ivme kazandırmıştı. Özellikle Salvation Army gibi dini ve sosyal yardım kuruluşları, bu olaydan sonra çocukların korunması için daha aktif roller üstlenmişti.
Eliza Armstrong’un hikâyesi, bugün hâlâ çocuk hakları savunuculuğunda bir referans noktası olarak anılmaktadır.

Onun adı, sistemin kör noktalarını görünür kılan cesur bir gazetecilik hamlesiyle tarihe kazınmıştır. Bu olay, Victoria döneminin karanlık yüzünü aydınlatmakla kalmamış, çocukların korunması için somut adımların atılmasını da sağlamıştır. Davalar bununla da sınırlı kalmamıştı. Dönemin ahlak anlayışına göre karşı cinsin kıyafetlerini giymek ve belirlenmiş cinsiyet normlarının dışına çıkmak birer suçtu.
Victoria Dönemi’nde Boulton & Park Davası: Kadın Kıyafeti Giymek Suç Değildir!
Victoria dönemi, ahlaki katılığın ve sosyal düzenin kutsandığı bir çağ olarak bilinir. Ancak bu düzenin arkasında bastırılmış arzular, kimlik çatışmaları ve toplumsal ikiyüzlülükler gizlidir. 1870 yılında patlak veren Boulton & Park davası, bu gizli dünyayı gün yüzüne çıkaran en çarpıcı skandallardan biridir. Dönemin cinsiyet normlarını, hukuk sistemini ve medyanın etkisini sorgulatan bu olay, yalnızca bir mahkeme vakası değil, bir toplumsal yüzleşmedir. (Oram, 2007)
Frederick William Park ve Ernest Boulton, yani “Fanny” ve “Stella”, Victoria dönemi Londra’sında kadın kıyafetleriyle dolaştıkları ve sahneye çıktıkları için büyük tepki çekiyordu. 1870’te tutuklandılar ve yalnızca “ahlaksızlıkla” değil, dönemin ağır suçlarından biri sayılan “sodomiye teşebbüs” suçlamasıyla yargılandılar. Mahkeme boyunca mektupları ve özel hayatları didik didik incelendi fakat somut kanıt bulunamayınca beraat ettiler. Olay, Victoria toplumunun cinsiyet ve cinsellik konusundaki sert yaklaşımını açıkça gösteriyordu. Bu karar, Victoria hukuk sisteminin cinsellik ve kimlik konularında ne kadar sınırlı bir anlayışa sahip olduğunu gösterdi.
Dava, dönemin medyasında büyük yankı uyandırdı. Gazeteler, ikilinin giyimi, davranışları ve ilişkileri hakkında spekülatif haberler yayımladı. Bu haberler, hem merak hem de ahlaki panik yaratıyordu. Boulton ve Park, bir anda toplumun “ahlaki çöküşünün” sembolü hâline geldi.

Ancak bu skandal, kimlik performansı, toplumsal cinsiyet ve görünürlüğün politikası üzerine yürütülen önemli tartışmaların başlamasına da zemin hazırladı. Sahne ile sokak arasındaki sınır, bu davada bulanıklaştı. Bireyin kendini ifade etme hakkı, toplumun normlarının baskısıyla karşı karşıya geldi.
Cinayet, Kurbanlar ve Şöhretin Karanlık Yüzü
Victoria dönemi, gazeteciliğin yükselişiyle “gerçek suç” vakalarının da magazinleşmesine tanık oldu. Hadi birlikte bu döneme ait birkaç vaka incelemesi yapalım.
Sisli Sokaklarda Cinayet: Victoria Dönemi’nde Jack the Ripper Vakası
1888 yılının sonbaharında Londra’nın Whitechapel bölgesi, ardı ardına işlenen vahşi cinayetlerle sarsıldı. Kurbanlar yoksul, çoğu seks işçisi olan kadınlardı.
Cinayetlerin işleniş biçimi, failin kimliği ve polis soruşturmasının başarısızlığı, Jack the Ripper adını tarihe kazıdı. Ancak bu karanlık figür, yalnızca bir suçlu değildi. Victoria toplumunun korkularını, sınıfsal çatışmalarını ve adalet sisteminin sınırlarını temsil eden bir simgeye dönüştü (Marriott, 2007).
Eski dedektif Trevor Marriott, Jack the Ripper cinayetlerini modern adli yöntemlerle yeniden incelemiş ve tüm cinayetlerin aynı kişi tarafından işlenmemiş olabileceğini öne sürmüştür (Marriott, 2015).
Marriott, dönemin polis kayıtlarını, otopsi raporlarını ve tanık ifadelerini sistematik biçimde analiz ederek, Jack the Ripper figürünün medya ve kamuoyu tarafından nasıl şekillendirildiğini sorguluyordu. Ona göre, Ripper efsanesi, gerçeklerden çok korkularla beslenmişti.
Kitapta vurgulanan önemli bir nokta, Victoria döneminin adli tıp kapasitesinin sınırlılığıdır. Cinayet mahallerinde delil koruma, olay yeri incelemesi ve otopsi teknikleri bugünkü standartların çok gerisindeydi. Bu eksiklikler, soruşturmanın başarısız olmasına ve spekülasyonların artmasına neden oldu.
Marriott, özellikle Mary Jane Kelly cinayetinde, olay yerinin fotoğraflanmış olması sayesinde modern analizlerin mümkün olduğunu belirtti. Ancak bu bile, failin kimliğini kesin olarak ortaya koymak için yeterli değildi (Keppel et al., 2005). Jack the Ripper cinayetleri, dönemin gazetelerinde sansasyonel biçimde yer aldı. Marriott, medyanın olayları dramatize ederek halkta panik yarattığını ve polis üzerinde baskı oluşturduğunu savundu. Bu medya ilgisi, Ripper’ın kimliğinden çok onun “efsaneleşmesine” katkı sağlamıştı.
Görsel yapay zeka yardımıyla oluşturulmuştur.Gazeteler, cinayetleri yalnızca bir haber olarak değil, ahlaki bir uyarı olarak da sunmuştu. Whitechapel’in yoksulluğu, göçmen nüfusu ve “ahlaki çöküşü”, toplumun kendi karanlık yönleriyle yüzleşmesine neden olmuştu (Marriott, 2007).
Jack the Ripper cinayetleri, Victoria dönemi toplumunun kadınlara, yoksullara ve “görünmez sınıflara” karşı tutumunu açığa çıkarttı. Marriott’un çalışması bu olayları yalnızca kriminal bir vaka olarak ele almaz. Bu olayları toplumsal bir travma olarak da değerlendirir. Cinayetler, adalet sisteminin sınırlarını, medyanın gücünü ve toplumun bastırılmış korkularını görünür kılmıştı.
Konu cinayetlere gelmişken Tatlı Fanny Adams’ı anmamak olmazdı diye düşünüyorum.
Tatlı Fanny Adams: Victoria Dönemi’nin En Sarsıcı Çocuk Cinayeti
Victoria dönemi İngiltere’si, sanayi devriminin gölgesinde büyüyen şehirler, katı ahlaki normlar ve sınıf ayrımlarıyla şekillenmişti. Ancak bu düzenin ortasında, 1867 yılında yaşanan bir olay, yalnızca bir kasabayı değil, tüm ülkeyi derinden sarstı. Fanny Adams cinayeti. Bu trajik olay, yalnızca bir çocuğun hayatının vahşice sonlandırılması değil, dönemin adalet anlayışının, medya etkisinin ve halk belleğinin nasıl şekillendiğini gösteren bir örnekti. (Rice, 2016).
Fanny Adams, Hampshire’ın Alton kasabasında yaşayan sekiz yaşında neşeli bir çocuktu. 24 Ağustos 1867 günü, kız kardeşi ve bir arkadaşıyla birlikte evlerinin yakınındaki bir tarlada oynarken, kasabanın tanınan avukat katibi Frederick Baker tarafından yakalandı.
Baker, görünürde zararsız bir yetişkin gibi davranıyordu. Çocuklara para vererek onları kandırdı. Ancak kısa süre sonra Fanny ortadan kayboldu.
Fanny’nin cansız bedeni, parçalanmış hâlde bulundu. Olayın vahşeti, dönemin alışılmış suç vakalarının çok ötesindeydi. Baker, kısa süre içinde tutuklandı. Cebinden çıkan notlar, kanlı giysiler ve tanık ifadeleri, onu doğrudan suçla ilişkilendirdi. Mahkeme süreci boyunca Baker, akıl sağlığını bahane ederek kendini savunmaya çalıştı. Ancak jüri, onun suçlu olduğuna karar verdi ve Baker, 24 Aralık 1867’de idam edildi.
Bu dava, Victoria döneminde çocukların güvenliği, suçun cezalandırılması ve kamu vicdanı açısından bir dönüm noktası oldu. Cinayetin vahşeti, halkta derin bir öfke ve korku yarattı.
Fanny Adams cinayetinin yaşandığı 1867 yılında İngiliz Donanmasında taze et yerine ilk kez konserve et dağıtılmaya başlanmıştı. Yeni yiyecekten pek hoşlanmayan askerler, etin görüntüsüyle korkunç cinayet arasında karanlık bir benzetme kurarak konservelere alaycı biçimde “Sweet Fanny Adams” adını taktı. Zamanla bu ifade İngiliz argosunda “hiçbir şey” anlamına gelen bir deyime dönüştü (Hampshire Cultural Trust, 2019).
Bu dönüşüm bizlere halk belleğinin nasıl çalıştığını gösterir aslında. Trajik bir olay, zamanla dilde yer edinir, anlamı değişir ama izi kalmaya devam eder mutlaka.

Fanny Adams cinayeti, Victoria toplumunun çocuklara bakışını, suç karşısındaki tepkisini ve medyanın olayları nasıl şekillendirdiğini gözler önüne serdi. Bu olayın ardından Alton kasabası, yalnızca bir suç mahalli değil, toplumsal bir travmanın simgesine dönüşen bir mekân hâline geldi. Onun adı bizlere, hem bir çocuğun masumiyetini hem de toplumun adalet arayışını hatırlatıyordu.
Şimdilik bu kadar cinayet yeter. Biraz da fantastik yaratıklardan bahsedelim. Pek çoğumuz hayatımızda en az bir kere vampirlerle ilgili bir hikaye ya da filmle tanışmışızdır. Peki bu kadar filmlere ve kitaplara konu olan vampirler aslında gerçek mi? Tartıştığımız dönemle ilgisi nedir? Gelin hep birlikte bu olayı inceleyelim.
Victoria’nın Vampiri: Hastalık mı, Hayalet mi?
Tüberküloz salgınları yüzünden bazı cesetlerde dudak yüzeylerinde izler bulunabiliyordu (çeşitli sıvı çıkışlar, çürümemiş görünüm vs.). Bazı bölgelerde, özellikle Amerika ve Avrupa’da “vampir panikleri” yaşandı. Bu da yetmezmiş gibi ölüler mezardan çıkarılıp vampir otopsilerine tabi tutuldu.
19.yüzyıl İngiltere’sinde geceleri karanlık sokaklarda dolaşan bir tehdit vardı. Ne tam anlamıyla ölü ne de yaşayan. Kanla beslenen, gölgelerde saklanan, hem arzuyu hem korkuyu içinde taşıyan bir figür olan Vampirler. Ama bu yaratık, yalnızca Gotik romanların ürünü değildi. O, Victoria toplumunun hastalıkla, cinsellikle ve ahlaki çöküşle verdiği savaşın sembolüydü.
Bu dönem, bilimin yükselişiyle birlikte bedenin ve davranışların disipline edildiği bir çağdı. Vampir figürü ise bu kontrolün dışına çıkan her şeyi temsil ediyordu. Cinsellik, kadın bedeni, göçmenlik, sınıf geçişi… Hepsi vampirin gölgesinde şekilleniyordu.
Vampir, toplumun bastırdığı arzuların ve korkuların bir yansımasıydı. Onun varlığı, hem bireysel hem toplumsal bir bozulmayı işaret ediyordu (Mighall, 1999).
Vampirin geceye ait olması tesadüf değildi. Victoria toplumu için gece, bilinmeyenin, arzunun ve bozulmanın zamanıydı. Gündüz düzenin, gece ise kaosun hüküm sürdüğü bir alandı. Vampir, bu ikiliğin tam ortasında duruyordu. Hem çekici hem ürkütücü, hem arzulanan hem yok edilmek istenen bir varlık. Onun karanlıkta dolaşması, toplumun görünmez tehditlere karşı duyduğu derin korkunun bir yansımasıydı.
Kadın vampirler, Victoria toplumunun cinselliğe dair bastırılmış korkularını yansıtıyordu. Erkekleri baştan çıkaran, onların yaşam gücünü emen kadın figürü, ataerkil düzenin doğrudan karşısındaydı. Vampirlik, kadın bedeninin özgürleşmesiyle cezalandırılıyordu. Arzunun bedeli, dönüşüm ve ölüm oluyordu. Bu figürler, hem arzu edilen hem korkulan birer simgeye dönüşüyordu (Mighall, 1999).
Victoria dönemi, yalnızca geçmişin sisli sokaklarında kalmış bir çağ değildi. Eldivenleriyle sessiz bir dil konuşan kadınlar, güzellik vaatleriyle kandırılan aristokratlar, yasaları değiştiren küçücük hayatlar ve cinayetlerin gölgesinde şekillenen toplum ve dahasıydı aslında. Her bir olay bir yandan da kendi çağımızın görünmez perdeleri ardına saklanmış düşündürücü birer yansımasıydı. Bugün biz, onların modernleşme sancısını farklı biçimlerde yaşıyoruz farkına varmadan. Yetişemediğimiz dijital çağın hızı, tüketim kültürünün cazibesi, toplumsal cinsiyet tartışmaları ve daha pek çok olguda. Emin olduğumuz tek şey, değişimin sancılı ve kaçınılmaz olduğudur.
Kaynakça ve İleri Okuma
Barangé, J., Baudouin, S., & Montigné, P. (2019). Gloves and the Victorians: They go hand in hand.
Beaujot, A. (2012). Victorian fashion accessories. Berg.
Gilmour, R. (1993). The Victorian period: The intellectual and cultural context of English literature 1830–1890. Longman. https://archive.org/details/victorianperiodi0000gilm
Hampshire Cultural Trust. (2019). Local history: The true story of Sweet Fanny Adams.
https://www.hampshireculture.org.uk/sites/default/files/inline-files/FannyAdams.pdf
Hibbert, C. (2000). Queen Victoria: A personal history. HarperCollins.
https://archive.org/details/queenvictoriaper0000hibb/page/n5/mode/2up
Hubbard, E. (2024). In the court of public opinion: The case of Boulton and Park in the nineteenth-century British periodical press. St. Francis Xavier University.
https://stfx.scholaris.ca/bitstreams/de68bf61-9cb1-4181-9531-d35c6f699fee/download
Keppel, R. D., Weis, J. G., Brown, K. M., & Welch, K. (2005). The Jack the Ripper murders: A modus operandi and signature analysis of the 1888–1891 Whitechapel murders. Journal of Investigative Psychology and Offender Profiling, 2(1), 1–21. https://doi.org/10.1002/jip.22
Kitzinger, J. (2004). Media and coverage of sexual violence against women and children. In K. Ross & C. M. Byerly (Eds.), Women and media: International perspectives (pp. 13–38). Blackwell Publishing. https://doi.org/10.1002/9780470776421.ch2
Longford, E. (1964). Victoria R.I. Weidenfeld & Nicolson.
https://archive.org/details/victoriari00long/page/n669/mode/2up
Marriott, T. (2007). Jack the Ripper: The 21st century investigation. Blake Publishing.
Mighall, R. (1999). ‘A pestilence which walketh in darkness’: Diagnosing the Victorian vampire. In N. H. Boone (Ed.), Gothic pathologies: The text, the body and the disease (pp. 27–53). Macmillan.
Mussell, J. (2020). “Shrewd women of business”: Madame Rachel, Victorian consumerism, and L. T. Meade’s The Sorceress of the Strand. Victorian Popular Fictions, 12(2), 1–18. https://doi.org/10.1017/S1060150306051175
Oram, A. (2007). Boulton and Park: Sex, scandal and the theatre in Victorian London. Royal Holloway, University of London.
https://www.proquest.com/openview/b16eac6258828c38db2d25b4302d07a1
Ramalho, J. J. (n.d.). Pathological journeys, gloves, and ‘affect-logic’. In Memory and the Gothic aesthetic in film. https://doi.org/10.1007/978-3-031-73628-5
Rappaport, H. (2003). Magnificent obsession: Victoria, Albert, and the death that changed the monarchy. Hutchinson.
Rice, T. (2016). Sweet Fanny Adams revisited. The Mariner’s Mirror, 102(4), 451–455. https://doi.org/10.1080/00253359.2016.1240984
Salvation Army International Heritage Centre. (2020). Subject guide: Criminal Law Amendment Act 1885.
https://www.salvationarmy.org.uk/sites/default/files/resources/2020-10/4.%20Criminal%20Law%20Amendment%20Act.pdf
Strachey, L. (1921). Queen Victoria. Chatto & Windus.
https://www.gutenberg.org/ebooks/1661
Taylor, L. (2010). The study of dress history. Manchester University Press.
Whitlock, T. (1998). A “taint upon them”: The Madame Rachel case, fraud, and retail trade in nineteenth-century England. Victorian Review, 24(1), 29–52. https://doi.org/10.1353/vcr.1998.0002





