1. Dünya Savaşı: Bir Küresel Felaketin Öyküsü


1. Dünya Savaşı küresel bir felakete yol açacak kadar büyük bir savaştır. Tarih boyunca birçok kanlı savaş olmuştur. Devletlerden önce bile bu durum böyleydi. Kabileler veya küçük gruplar halinde yaşarken bile insanlar diğer grupları düşman kabul etmiş ve onları yok etmek için elinden geleni yapmıştır. Devletler kurulduktan sonra da, bugün “300 Spartalı” gibi filmlere konu olan antik savaşlar yapılmıştı. Tarih ilerledikçe ve insanlar modernleştikçe bu savaşların azalacağını veya ölümlerin daha az olacağını düşünmemiz mantık çerçevesinde olsa da sonuçlar ne yazık ki hiç böyle olmamıştır. Takvimler 1914 Temmuz’unu gösterdiğinde de savaş tarihinin en kanlı savaşı olan 1. Dünya Savaşı başlamıştır.
Bu Savaş Nasıl Ortaya Çıktı?
Lise tarih derslerinden aşina olduğumuz üzere, 1. Dünya Savaşı, zaten bir süredir oluşan karşıt blokların bir gün Avusturya-Macaristan veliahtının öldürülmesiyle kızışması sonucu başlamıştır. En azından bu bize böyle anlatıldı. Tabi bu anlatı fazlasıyla yüzeysel ve eksiktir. Mesela, o döneme kadar blokların nasıl oluştuğu, aralarında geçen anlaşmazlıklar, ek planlar gibi etkenlerden genellikle bahsedilmez. Dolayısıyla bu yazıda ilk odaklanacağımız kısım bu savaşı ortaya çıkaran etkenler olacak ve ardından da savaşı genel hatlarıyla inceleyeceğiz.
Bu savaş aslında 1870’lerden itibaren hazırlık aşamasındaydı. Neredeyse 45 sene boyunca dünya bloklarını oluşturuyor, anlaşmazlıklar beliriyordu. Bu savaşın nedenlerinden en önemlisi de Almanya’nın siyasi birliğini tamamlaması oldu. Almanya da İtalya da prenslikler halinde küçük küçük devletlerden oluşuyordu. Bu devletler çoğu zaman ortak noktalarda buluşmuş ve beraber hareket etmiş olsalar da, tam anlamıyla bir bütünlük yoktu. Bu da onları Avusturya, Fransa ve İngiltere gibi devletlere boyun eğmeye mecbur ediyordu. 1850’den sonra her iki prenslik grubunda da bir içgüdü belirdi. Bu da kapitalizm ve sömürgecilik anlayışının gelişmesiyle büyümekti. Almanya için işler biraz daha kolaydı çünkü Alman prensliklerinin en bilindiklerinden olan güçlü bir Prusya vardı. Prusya güç göstererek prenslikleri birleştirmeyi başardı ve Almanya 1871’de kurulmuş oldu.
Fransa, Danimarka ve Avusturya gibi ülkelerle savaşıldı ve Almanların efsanevi başbakanı Otto von Bismarck öncülüğünde birleşildi. Aslında prensliklerin tamamı birleşmek istemiyordu. Bu, Bismarck’ın bildiği bir şeydi. Bu nedenle Bismarck uzun bir süre kartlarını çok doğru oynadı. O ülkeyi yönetirken kral da Bismarck’a tam yetki veriyordu. Bismarck zeki ve ölçülü bir liderdi. Almanya’yı aşırılıktan uzak tutuyor ve en büyük rakibi olan Fransa’ya karşı akıllıca ittifaklar kurulmasını sağlıyordu. Bismarck, daha ilk günden Avusturya ile çok yakındı. Bu yakınlığı öylesine iyi sağladı ki 40 sene sonraki savaşta bile Avusturya, Avusturya-Macaristan adıyla Almanya’nın yanındaydı. Bunun yanında Almanya, olası bir savaşta Fransa’nın yalnız bırakılmasını istiyordu. Bismarck bunun için önce Avusturya’yı yanına almıştı ancak Fransa’nın yakınlaşmasını istemediği başka bir devlet daha vardı: Rusya.
Bismarck, Fransa’nın İngiltere ile yakınlaşamayacağını biliyordu. Sömürge konusunda İngiltere ve Fransa birbiri ile zıttı. Bu nedenle o konuda kaygılanmadı. İspanya zaten bu konularla hiçbir zaman pek içli dışlı olmamıştı. İtalya deseniz zaten o Fransa ile komşu bile değildi. Birbirlerine yardım etmeleri zordu ve İtalya pek de güçlü değildi. Geriye sadece kendisinin resmen aralarında tost olacağı Fransa-Rusya ittifakı kalıyordu. Bunun için Bismarck önce davrandı ve Rusya’yı da yanına aldı. Bu şekilde ilk üç imparatorluk ekibi kuruldu. Avusturya, Rusya ve bu ittifakın beyni olan Almanya vardı. Bu durumda Fransa gerçekten yalnızdı. Ancak çok uzun sürmeden, Rusya ve Avusturya, Osmanlı’nın Balkan toprakları üzerinde anlaşamadılar ve bu nedenle Rusya ittifaktan çekildi.
Bismarck buna üzülse de Rusya’dan vazgeçmedi ve Balkan konusu biraz çözülünce Rusya’yı yeniden yanına aldı ancak bu durum yine uzun süremedi. Yani Almanya bir türlü Rusya’yı Avusturya ile aynı masada tutamıyordu. Bismarck’ın zekası bu durumun üstesinden gelmeye de hazırdı. Bu nedenle Bismarck, bağımsız bir ittifak ile Rusya’yı Avusturya ile oturtmadan direkt kendi yanına aldı. Bu durumda, birbiri ile anlaşamayan iki arkadaşınız olduğunu düşünebilirsiniz. Siz Almanya olarak bu iki dostunuzu da kaybetmek istemiyorsunuz. Aynı ortama ikisini çağıramıyor olsanız da en azından olası bir kavgada ikisinin de sizi desteklemesini sağlıyorsunuz ve karşı gruba gitmeyeceğinden emin olabiliyorsunuz. Bu zekice taktik Almanya’yı bir süre gerçekten de Avrupa siyasetinin en üst noktasına çıkarmıştı. Belki aklınızdan İngiltere geçiyordur. Onlar nerede? Avrupa’nın en güçlü devleti değil miydi? Öyle ama İngiltere’nin aklı Almanya’da değildi. İngiltere hem kendini sömürge arayışına vermişti hem de Rusya’yı Osmanlı’yı tek ısırıkta yemekten uzak tutmaya çalışıyordu. Bu iki zorlu görev onu üçüncü bir görevden uzak tutmuştu. Zaten Bismarck da buna güveniyordu. Cesur hamlelerini kral tarafından fark edilmeden bir bir eyleme geçiriyordu. Almanya son darbeyi de İtalya’yı yanına alarak yaptı. İtalya ve Fransa’nın arası da gergindi. İtalya kendi topraklarına ve göz koyduğu topraklara Fransa’nın da göz koyduğunu biliyordu. Bu nedenle soluğu Almanya’nın yanında aldı.
“Tamam da 1. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında bu ülkelerden sadece Avusturya-Macaristan kalıyor? Rusya ve İtalya yok ki?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Çok doğru bir soru. Bu gizemi aydınlanmasına az kaldı.
Bismarck Düşüyor
Tarih aslında belki de tek bir yanlış karara ve oradan sonra gelen yanlış kararlar zincirine dayanıyor. Mesela olayları bu kadar kanlı bir savaşa götüren en önemli olaylardan birisi de tahta II. Wilhelm’in geçmesi oldu. II. Wilhelm; dedesinin ve tahtta yalnızca birkaç ay kalan babasının yaptığını yapmadı, yani yetkilerin önemli bölümünü Bismarck’a vermedi. Ülkeyi neredeyse 30 senedir yöneten Bismarck’ın tercihlerini doğru bulmuyor ve daha genç bir zihin olan kendisinin kararlarının daha iyi olacağını düşünüyordu. Yaşlı kurt Bismarck ile genç zihin Wilhelm, hızla zıt düşmeye başladılar ve çok geçmeden bu durumun yol açtığı bir sürü siyasi karışıklığın ardından Bismarck 1890 yılında görevden ayrıldı. Bu olaydan sonra II. Wilhelm, 20 senedir Bismarck’ın ağır ağır ördüğü dengeci dış politikayı tamamen terk etti. O, Rusya ve İtalya gibi ülkeler yerine İngiltere ile ittifak kurmak istiyordu. Bu, elbette aklı başında her ülkenin isteyeceği bir şeydi ancak sorun şu ki Bismarck bunun imkansız olduğunu anlarken Wilhelm bunu anlamamıştı. İngiltere ile beraber olabilmek için onların düşmanı Rusya’yı gözden çıkardı ancak İngiltere bu olaya rağmen oralı olmadı. Aslında belki dikkate alabilirdi ancak Almanya bu konunun masaya yatırılabilmesi için uyması gereken bir şartı reddetti: sömürgecilik. Bismarck döneminde oldukça kontrollü yapılan sömürgecilik faaliyetleri Wilhelm ile büyük ivme kazandı ve yıllar daha 1910’u göstermeden Almanya sömürgecilik alanında en büyük ülkelerden biri oldu. Bu sırada Osmanlı’yı paylaşan Avrupa ülkeleri İtalya’yı yanlarına çekmeyi başarmış ve Osmanlı’ya son vermek isteyen Rusya’yı da yakınlarına almışlardı. Almanya ise ittifakı kestiği Rusya’yı yanına alamamıştı. Daha büyük vaatler alan İtalya’nın da ilgisini çekememişti ve sömürgeciliğe girişiyle kızdırdığı İngiltere’ye ittifak teklifi bile yapamamıştı. Yani başlarda yalnız kalan bir Fransa varken yalnızca 10 sene içerisinde çevresi güçlü devletlerle dolarken; Almanya, 20 sene içinde eriyen bir Avusturya-Macaristan’a ve yeni kurulan zayıf Bulgaristan’a kalmıştı.
Savaş Başlıyor
Bu bloklaşmanın Almanya için beklenen gibi olmadığını, 1800’lerin sonlarında ve 1900’lerin ilk birkaç yılında güçlü bir bloktayken bir anda zayıf devletlerle kaldığını rahatlıkla görebiliriz. Almanya elbette durumun farkındaydı. İngiltere ve Fransa kurdukları geniş blokta kesinlikle avantajlıydı. Yine de Almanya ve bloğu da kesin kaybedecek taraf değildi. Güçlü bir Almanya ve tehlike oluşturabilecek bir Avusturya-Macaristan vardı. İtalya ise, her ne kadar aklı İngiltere bloğuna kaydıysa da hâlâ Almanya ile beraber olabilirdi. Bu şartlarda, Almanya bloğu da İngiltere’yi korkutabiliyordu.
Bloklar net bir şekilde oluşmuşken herkes bir neden bekliyordu. Yeter ki savaş çıksın diye beklerlerken akıllarda tek soru vardı: Savaş neden çıksın?
Bunun cevabı ortaokuldan bile bildiğimiz o suikast olayı oldu. Avusturya-Macaristan veliahı öldürülmüştü. Herkesin beklediği neden çıkmıştı. Tabi savaşmak için hırslı olmayan devletlerin bunu doğrudan bir savaş nedeni olarak görmediğini söylemek lazım ama savaş beklentisindeki devletlere de mazeret olmuştu. Savaş başlar başlamaz blokların kafasında yeni bir soru oluşmuştu ve o da hâlihazırda herkesin parçalamak istediği Osmanlı’yı savaşa nasıl dahil edecekleriydi.
Osmanlı Savaşa Giriyor!
Osmanlı’nın savaşa girmek için pek bir nedeni yoktu. Hatta girmemek için oldukça fazla nedeni vardı. Hâlihazırda büyük toprak kayıpları yaşayan Osmanlı için, güçlü devletlerle dolu bir savaşa girmek çok riskliydi. Kaybettiği toprakları geri alma ümidi çoktan bitmiş, yeni kayıpları önleme isteğindeydi. Balkan Savaşı ve Trablusgarp Savaşı daha yeni bitmişti üstelik. İki taraftan da toprak kaybetmişti ve çevresi tamamen toprak almak isteyen devletlerle dolmuştu. Bu noktada zaten üretim gücü tükenmiş ve dışa bağımlı hale gelmiş bir ekonomisi vardı. Bu şartlarda Yunanistan gibi yeni kurulmuş bir ülkeyle bile karşı karşıya gelmek istemiyordu ki bir ‘Cihan Harbi’ tam olarak kaçacağı bir savaştı. Yine de, gerçekçi olduğumuzda Osmanlı kadar kritik bir jeopolitik konuma sahip bir imparatorluğun bu savaşa bir şekilde çekileceği çok barizdir. Nitekim, İngiltere Osmanlı’yı parçalamak için savaşın sonuna saklamak isterken Almanya ise konumunu kullanmak ve cephe ağırlığını geçirmek için Osmanlı’yı kendi yanında savaşa sokmak istiyordu. Osmanlı, İngiltere’nin ve onun yanında duran tüm ülkelerin savaş sonrası amaçlarının farkındaydı. Bu nedenle de bu duruma gelmeden önce İngiltere’ye ittifağa katılmak için çağrıda bulundu ama bu isteği elbette reddedildi. İngiltere, birkaç sene içerisinde parçalamak istediği bir devleti yanına alacak değildi. Bu reddin ardından Enver Paşa gibi nüfuzlu isimlerin Almanya’ya bakışının olumlu olması da cazip teklifler sunan Almanya ile Osmanlı’yı yakınlaştırmıştı. Hâlihazırda iyi ilişkileri olan ikilinin yolları, Osmanlı’nın parçalanma korkusuyla ve Almanya’nın yandaş arayışıyla kesişmişti. Osmanlı, Almanya’ya katılır katılmaz savaşın gidişatı psikolojik olarak yön değiştirmişti. Osmanlı, 1800’lerde yaptığı savaşların önemli bir kısmını askeri başarısızlıktan değil, bire bir yaptığı savaşlara “Avrupalı devletlerin baskıları sonucu başkaları da girer” korkusundan bırakmıştı. Balkan Savaşları bunun en büyük örneklerinden biriydi. Yani tüm bunlar ele alındığında, tarihi ve olacakları bilmeyen, anı yaşayan Avrupa ülkeleri Osmanlı’nın eski Osmanlı olmadığını biliyordu ama hâlâ azımsanmayacak bir fayda sağlayacağına inanıyordu.
Tüm bu şartların sonunda tarafsız kalınırsa savaş sonrası neler olacağını bilen Osmanlı, İngiltere tarafından reddedilince kendisine müthiş bir istekle gelen Almanya’ya katıldı ve böylece bloklar genel anlamda oluştu.
Bu durumda 1. Dünya Savaşı şu bloklarla hız kazanmış oldu:
İngiltere Almanya
Fransa Avusturya-Macaristan
İtalya (Sonradan) vs. Osmanlı İmparatorluğu (Sonradan)
Rusya Bulgaristan (Sonradan)
Yunanistan
ABD (Sonradan)
Japonya
Şunu belirtmek lazım ki bu tablo yalnızca blokların yakından ilgi görmüş üst düzey devletlerini içeriyor. Yoksa bunun dışında İtilaf Devletleri’nin bloğunda Belçika, Portekiz ve Sırbistan gibi toplamda 36 devlet varken İttifak Devletleri’nin bloğunda ise Finlandiya gibi toplamda 20 devlet vardı. Bu durumda hâlâ ibre sayıdan ve görünen ana karakterlerden de anlaşılacağı üzere İngiltere bloğuna kayıyordu.
Savaşta Neler Oldu?
Elbette böyle bir yazıda savaşın tüm cephelerini tek tek işleme gafletine düşmemek gerekiyor. Aksi takdirde birkaç ciltten oluşacak bir kitaba dönüşebilir. Onun yerine, ana hatlarıyla neler oldu ona bakalım!
Savaşın başlangıcında Osmanlı tarafsızdı ve çaresizce İngiltere’den bir yeşil ışık bekliyordu. “Almanya varken ne İngiltere’si!” diyenleriniz olabilir. En nihayetinde Osmanlı’da çok sayıda Almanya sevdalısı isim vardı. Yine de Osmanlı iki temel nedenle böyle bir ikilemde kalmıştı. Birisi şüphesiz İngiltere’nin gücüydü. Onun kaybeden tarafta olmayacağı genel bir inanıştı. Ayrıca, bloğu daha kuvvetliydi. Bu, Osmanlı’nın İngiltere yanında olmak istemesinin askeri nedeniydi. Bir de tabi duygusal ve diplomatik tarafı vardı. İngiltere, Avrupa’da kendine rakip istememesi nedeniyle 1700’lerden 1800’lerin sonuna kadar Osmanlı Devleti’ni diğer Avrupa devletlerine karşı bir nebze korumuştu.
Özellikle Rusya’nın, büyük galibiyetlere rağmen Osmanlı’dan aldığı toprakların az olması da İngiltere baskısındandı. Tabi İngiltere bunu Osmanlı’yı sevdiği için yapmıyordu. Avrupa’da Osmanlı’nın varlığı ona sonradan yiyeceği bir tatlı vadediyordu. Bu tatlının da kendisinden önce yenmesini istemiyordu. Osmanlı da hem iyi ilişkiler kurduğu hem de bir şekilde müttefiklik kuracağı bir İngiltere’nin zararsız olacağını düşünüyordu. Yine de İngiltere bu savaşın sonunda Osmanlı’yı tamamen eline almak istiyordu ve bu nedenle Osmanlı’ya izin vermedi. Tabi İngiltere bu reddi sonucunda Osmanlı’nın savaşa katılacağını tam tahmin edememişti. Osmanlı yine tarafsız kalır ve savaşı göze almaz diye düşünmüştü. En nihayetinde Osmanlı savaşa girince de savaşın dengesi biraz daha ortaya çekildi. Almanya sonunda istediği cephe rahatlığına biraz ulaşabilmiş ve Osmanlı’nın sunduğu insan gücü ve toprak nedeniyle epey ferahlamıştı.
Osmanlı bu savaş süresince üçü asker yollayacak şekilde sekiz cephede savaşmıştır. Osmanlı dışında ise iki ana cephe olmuştur ve bunlar da pek yaratıcı isimler taşımıyordu: Batı Cephesi ve Doğu Cephesi.
Bu noktada anlatılanların karışmaması açısından savaşı yıllara bölerek devam edeceğiz.
1914: Başlangıç ve Beklenmedik Zayıflıklar
1914 yılında yapılan birçok muharebede Almanya öyle büyük kayıplar vermişti ki, kazanan taraf o dönemden belli olmaya başlamıştı. Avusturya-Macaristan en ufak bir güç gösterememişti. Savaş boyunca kaybeden, ordularıyla geri çekilen bu devletin eski ihtişamından eser yoktu. Bu önemlidir çünkü 1500 sonrası 1800’lerin başına kadar Avrupa’ya bakarsak Avusturya o dönemin en güçlü 3 ülkesinden biri olarak kabul ediliyordu. Bu nedenle de savaşta bu beklenmeyen zayıflık Almanya’yı da epey germişti. En nihayetinde savaşın ilk yılı yer yer üstünlük sağlayamayan taraflardan oluşsa da İngiltere adımlarını emin şekilde atıyordu.
1915: Teknolojik Hamleler
Öte yandan 1915 yılına geldiğimizde, Almanya elindeki ilk kez kullanılan zeplin ve U-bot (denizaltı) ile rakiplerini şaşırtarak 1914 yılındaki tabloyu biraz daha toparlayabilmişti. Bu dönemde iç karışıklıklar yaşayan Ruslar ise savaşın uzamaması için İngiltere’ye baskı yapıyordu. Zeplin saldırıları nedeniyle İngiltere topraklarında da bir huzursuzluk oluştu. Ne demek İngiltere’nin topraklarına saldırmak! Her ne kadar, Almanya bu saldırıları çok uzun süre yapamasa da İngilizlerin sinirleri epey bozulmuştu. Denizaltılar yardımıyla da İngiliz gemileri batıyordu zaten. Tüm bunlar İngilizlerin çok daha fazla öfkelenmesine neden olmuştu. Bir diğer ilginç gelişme de 1914 yılını etkisiz ve zayıf geçiren Avusturya-Macaristan’ın epey sert bir şekilde Rusya topraklarına girmesiydi. Rusya’nın içerisinde 2 hafta içinde yaklaşık 150 km yol ilerlediler ki bu, özellikle Rusların iç karışıklıklarını hızlandırmış ve Rusların İngiltere’ye baskı yapmasına yol açmıştır. Bu baskıların sonucu da İngilizlerin Çanakkale Savaşı’nı başlatması oldu. Çanakkale Savaşı ana hatlarıyla Osmanlı’yı tek bir operasyonla devre dışı bırakarak Almanya’nın savaşın diğer kısımlarıyla bağlantısını kesmekti. Yani tek hamleyle savaşı bitirmekti desek yanılmış olmayız. Bu dönemde Osmanlı net bir şekilde bir saldırı bekliyordu ve saldırının amacını da biliyordu. Hatta saldırının Çanakkale’den geleceğine de emindi ama neresinden? O dönemde, Çanakkale Savaşı’nın komutasının verildiği Alman General Otto Liman Von Sanders bu saldırının Çanakkale’nin en güney sahilinden geleceğini düşünürken onunla konuşan ve sık sık ters düşen Mustafa Kemal ise saldırının daha kuzeyden geleceğini söylüyordu.
Nitekim Mustafa Kemal bu tahminlerinde haklı çıktı. İngilizler doğrudan boğazı hedeflemenin tahmin edilebileceğini bildiği için bir kanal açarak ilerlemenin daha kesin bir sonuç vereceğine inanmıştı. Bu şartlarda bir çıkartma yapmak için yorgun ve nispeten hazırlıksız bir Osmanlı ile denizlerin kralı denecek kadar iyi bir donanma sahibi olan İngiltere savaşa girişti. Çanakkale Savaşı hakkında ne anekdotlar dinlemişizdir o yüzden tekrara düşmek istemiyoruz. Çanakkale Savaşı tarihin en kanlı muharebelerinden birisi olmuştur. Ana yurtlarından ne yapacağını bilmeden getirilen Anzaklar ile son 10 yılda çekmediği kalmamış Anadolu gençleri karşı karşıyaydı. Bu noktada, 276 kiloluk top mermisini olanca gücüyle kaldırıp savaşın seyrini değiştiren Seyit Onbaşı, askerlerine savaşmayı değil ölmeyi emredecek kadar vatansever Mustafa Kemal Paşa, çatışma sırasında yaralı düşman askerini taşıyan centilmen asker ve daha nicesi unutulmamak üzere tarihe geçti. Sonuçta, İngilizler çok önemli gemilerini kaybederken aynı zamanda savaşı da kaybetti. Mustafa Kemal’in askerî dehası sayesinde İngilizler için suya düşen bir plan oldu Çanakkale Savaşı. Bu savaşın büyük bir galibiyet olmasının yanı sıra, aynı zamanda da zaten bitmiş tükenmiş bir Osmanlı için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Artık enerjisi ve gücü kalmamıştı. Savaştan çıkmasa bile sonrasındaki performansı epey azalmıştı. Son olarak 1915’in sonunda hem Bulgaristan hem de İtalya savaşa dahil oldu.
1916: Beraberlik
Bu yıl aslında savaşın en dişe diş geçen yıllarından birisi olmuştu. Almanlar, İngilizlerin Osmanlı’ya denediğinin bir benzerini Fransa’ya deneyerek Verdun üstünden Paris’i almak istiyordu. Başlangıçta bunu başaracak gibi görünen Almanya, sonrasında Hitler’in 2. Dünya Savaşı’nda da kullanacağı Fransız kontra-atakları sonucunda Verdun’u geçememişti ve onca prodüksiyon boşa gitmişti. Almanya’nın emellerine ulaşamaması sonucu bu sefer de İngiltere, Almanya’ya karşı şansını denese de o da başarılı olamamıştı.
1917: Neredeyse Bitti!
Her ne kadar başlangıçta İtilaf Devletleri kazanacak gibi olsa da 1917 yılına geldiğimizde Almanya ve müttefikleri beklenenden daha başarılıydı. Neredeyse kullanım dışı bir Fransa ve Rusya vardı. Ancak bu durum 1917 yılı içerisinde değişmeye başladı. İngiliz desteği ile ayağa kalkan Fransa bir şekilde vites arttırdı ve Almanya üstünlüğünü kaybetmeye başladı. Zaten bu dönemde soluklanmaya çalışan bir Osmanlı vardı yani Almanya eksik başladığı savaşta 1917 yılında biraz daha eksik gibiydi. En azından Osmanlı ellerini Avrupa tarafına uzatamıyordu. Bir de bu dönemde yükselişte olan bir diğer ülke savaşa girmeye karar vermişti: Amerika Birleşik Devletleri. ABD’nin savaşa girmesinin iki ana nedeni vardı. Bunlardan birisi, bu Dünya Savaşı’nın artık kendisine zarar vermeye başlamasıydı, diğeri ise artık dünyaya açılmak isteyen ABD için bu savaş iyi bir fırsattı. Avrupa’da olan bir savaş neden ABD’yi etkilesin öyle değil mi? Ama etkiliyordu. Özellikle savaşın deniz üstünde yapılması Avrupa ile ticaret yapan Amerikan gemilerine ciddi zararlar veriyordu. Ayrıca, hâlihazırda kendi kıtasına ve etki bölgesine yakın olan Brezilya ve Meksika gibi ülkelerin de bu savaşa çekilmeye çalışılması onu rahatsız etmişti. Bu nedenlerle kazanacağını öngördüğü İngiliz kanadına katıldı ve savaşı kesin şekilde değiştirdi. Son olarak artık ülkesinde olan karışıklıkların dayanılmaz hale geldiği Rusya, Menşeviklerin yönetimi ele geçirmesiyle beraber tüm saldırılarını durdurdu ve Brest Litovsk Antlaşması ile savaştan çekildi. Bu olaydan sonra da başa Lenin’in geçmesiyle Rusya komünist rejime geçti.
1918: Savaş Bitiyor
İlginçtir ki Rusya’nın savaştan çekilmesinin sonucu İttifak Devletleri için iyi olmamıştır. Özellikle Almanya içerisinde komünist hareket hız kazanmış ve savaştan sıkılan, yorulan ve ekonomik zarar görenler isyan etmeye başlamıştır. Askerî olarak zorluk çeken Almanya bir de içeriden dayak yemeye başlamıştır. En nihayetinde anlık küçük parıltılar dışında tamamen karanlığa sürüklenen Almanya ve müttefikleri, yaptıkları antlaşmalarla savaştan tek tek çekilmişlerdir. Şüphesiz bu antlaşmaların en sert yapıldığı iki devlet Almanya ve Osmanlı olmuştur. Almanya bir daha böyle bir tehlike yaratmaması için ordu ve ekonomik anlamda neredeyse sıfırlanmıştır fakat bu baskının etkisi sadece 20 sene olabilmiştir. Osmanlı ise hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu döngüyü kırmasına kadar, elindeki hemen hemen her şeyi kaybedeceği Sevr Antlaşması’na doğru adım adım yol almaya başlamıştır.
En nihayetinde 1. Dünya Savaşı, rakamlar kesin olmamakla birlikte, asker ve sivil toplamda yaklaşık yirmi milyon insanın ölümü ile dünya tarihinin o döneme kadarki en kanlı savaşı olmuştur. (Maalesef bu rekor yerini 27 yıl sonra 2. Dünya Savaşı’na bırakacaktır.) Bu savaşın sonucunda Rusya’nın yarattığı komünizm hareketi hız kazanırken bir yandan da milliyetçilik ve savaşın yarattığı öfkenin etkisiyle faşizm hareketleri başlamıştır.
Kaynakça ve İleri Okuma
A&E Television Networks. (n.d.). World War I: Summary, causes & facts. History.com. https://www.history.com/topics/world-war-i/world-war-i-history
Encyclopædia Britannica, inc. (2023, May 10). World War I. Encyclopædia Britannica. https://www.britannica.com/event/World-War-I
Interactive timeline. National WWI Museum and Memorial. (n.d.). https://www.theworldwar.org/interactive-wwi-timeline
Bize Destek Olmak İster Misiniz?
- Dilerseniz Patreon hesabımız üzerinden bize aylık veya tek seferlik bağış yaparak destekte bulunabilirsiniz.
- Daha detaylı bilgi almak için “Bize Destek Olabilirsiniz!” sayfamızı inceleyebilirsiniz!











